SULAK ALANLAR
Sulak alan terimi genel olarak sürekli ya da yılın belirli dönemlerinde suyla kaplı olan çok geniş bir yelpazeye sahip yaşam ortamlarını kapsamaktadır. Temel biyolojik ve fiziksel özelliklerine göre gruplandırıldıkların da bile otuzu doğal ve dokuzu suni olmak üzere 39 kategoriye ayrılmaktadırlar. Bu özelliği itibariyle sulak alanlar için çok sayıda tanımlama yapılmıştır. Bu tanımlar için en kapsamlısı, aynı zamanda uluslararası düzeyde de kabul görmüş olanı Ramsar Sözleşmesinde yer alan tanımdır.
Ramsar Sözleşmesinde sulak alanlar, Sözleşmenin amacına atıfta bulunarak ” Bu Sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün sular, bataklık, sazlık ve türbiyerler sulak alanlardır.” şeklinde tanımlanmıştır.
İran’ın, Hazar Denizi’nin güney kıyısında bulunan Ramsar kentinde, 2 Şubat 1971’de kabul edilen hükümetler arası bir anlaşmadır.
Kısaca imzaya açıldığı kentin adıyla anılan sözleşmenin resmi adı, Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşmedir.
Sulak alanların korunması ve akılcı kullanımını* sağlamak için hazırlanmış hükümetler arası sözleşmedir. Ramsar Sözleşmesi, doğal kaynakların korunması ve akılcı kullanımı hakkında modern anlamdaki hükümetler arası anlaşmaların ilkidir. Ancak, daha yakın dönemdeki sözleşmelerle karşılaştırıldığında, teminatları görece doğrudan ve geneldir. Sözleşmenin karar organı olan Taraflar Konferansı, yıllar boyunca daha fazla gelişerek sözleşme metninin temel ilkelerini anlamlandırmış ve sözleşme çalışmalarının, değişen dünyada çevresel düşüncenin anlayış, öncelik ve eğilimlerini yakalamasında başarılı olmuştur (Ramsar manuel 2004).
Sözleşmenin resmi adı, sulak alanların öncelikle su kuşları için habitat olarak korunmasına ve akılcı kullanımına ilişkin orijinal vurguyu yansıtsa da; sözleşme imzaya açıldığı günden bu yana sulak alanların, biyolojik çeşitliliğin korunması ve insan toplumlarının yararı için son derece önemli olan ekosistemler olarak kabul görmeleri için çalışma alanını sulak alanların korunması ve akılcı kullanımın her yönünü kapsamak üzere genişletmiştir (Ramsar manuel 2004).
Sözleşme 1975 yılında yürürlüğe girmiş ve 2021 yılı sonu itibariyle Sözleşmeye 172 ülke taraf olmuştur. Bu ülkeler 256.192.356 hektarı kapsayan 2.471 alanı Sözleşme listesine dahil ettirmişlerdir (https://rsis.ramsar.org)
Türkiye 13 Kasım 1994 tarihinde Ramsar Sözleşmesine taraf olmuştur. 2022 yılı itibariyle sözleşme listesine dahil ettirilen alan sayısı sadece 14’tür. Bunlar;
Mersin Göksu Deltası, Burdur Gölü, Kırşehir Seyfe Gölü, Balıkesir Kuş (Manyas) Gölü, Kayseri Sultan Sazlığı, Samsun Kızılırmak Deltası, Bursa Uluabat Gölü, İzmir Gediz Deltası, Konya Meke Gölü ve Kızören Obruğu, Adana Akyatan Lagünü ve Yumurtalık Lagünleri, Kars Kuyucuk Gölü ile Bitlis Nemrut Gölü’dür.
Türkiye, bu alanları sözleşme listesine dahil ettirerek alanların doğal yapılarını ve ekolojik karakterlerini aynen koruyacağını uluslararası düzeyde taahhüt etmiştir.
Türkiye’nin Ramsar Sözleşmesi listesine dahil ettirdiği alan sayısı ve bunların yüzölçümleri Bazı Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça az olduğu görülmektedir. Örneğin İngiltere sulak alanlarının 175 tanesini (Türkiye’den 12 kat daha fazla), Fransa’nın sözleşme listesine dahil ettirdiği alan sayısı 50, bunların yüz ölçümü ise 37.420 km2’dir. Türkiye’nin listeye dahil ettirdiği 14 alanın yüzölçümü ise sadece 1.845 km2’dir.
Son 70 yılda sulak alanlarının %60’ından daha fazlasını kaybeden ülkemiz için daha fazla alan (Ramsar Sözleşmesi listesine dahil ettirilmeli ve Sözleşmenin gerekleri ve taahhütlerimiz mutlaka yerine getirilmelidir.
Ülkelerin uluslararası önemdeki sulak alanları belirleyebilmeleri için Ramsar Sözleşmesinin karar organı olan Taraflar Konferanslarında ayırt edici kriterler kabul edilmiştir.,
Bir sulak alanın uluslararası öneme sahip sulak alan kabul edilebilmesi için aşağıdaki kriterlerden en az birine sahip olması gerekmektedir.
Uluslararası öneme sahip sulak alan kriterleri 2005 yılında 9. Taraflar Konferansında (COP 9)
Temsili, nadir veya benzersiz sulak alan tipleri ile barındırdığı biyolojik çeşitliliğe dair olmak üzere 2 ana grup altında 9 kriter olarak düzenlenmiş ve kabul edilmiştir.
A Grubu Kriterler; Temsili, nadir veya benzersiz sulak alanlar
Kriter 1: Söz konusu biyocoğrafik bölgede doğal veya kısmen doğal bir sulak alan türünün temsili, nadir veya benzersiz bir örneğini içeriyorsa,
B Grubu Kriterler; barındırdığı biyolojik çeşitliliğe dair kriterler
Türlere ve ekolojik topluluklara dayalı kriterler
Kriter 2: Hassas türler, yok olma tehdidi altındaki türler ile ciddi biçimde tehlike altında veya tehdit altındaki ekolojik toplulukları barındırıyorsa,
Kriter 3: Belli bir coğrafik bölgenin biyolojik çeşitliliğini sürdürmek için önemli olan hayvan türleri ve/veya bitki türleri popülasyonlarını barındırıyorsa,
Kriter 4: Bir sulak alan, yaşam döngülerinin kritik bir aşamasında bitki ve/veya hayvan türlerini destekliyorsa veya olumsuz koşullar sırasında sığınak sağlıyorsa,
Su kuşu tür ve popülasyonlarına dayalı özel kriterler
Kriter 5: Düzenli olarak 20.000 veya daha fazla su kuşunu barındırıyorsa,
Kriter 6: Bir su kuşu türünün veya alt türünün bir popülasyonundaki bireylerin %1’ini düzenli olarak barındırıyorsa,
Balık türlerine dayalı özel kriterler
Kriter 7: Bir sulak alan yerli balık türlerinin, alt türlerinin ya da ailelerinin önemli bir bölümünü, bu türlerin, alt türlerin ya da ailelerin yaşam döngüsü evrelerini; sulak alan hizmetlerini ya da değerlerini temsil eden türler arası etkileşimleri ya da popülasyonları destekleyerek küresel biyolojik çeşitliliğe katkıda bulunuyorsa,
Kriter 8: Bir sulak alan, balıklar için önemli bir besin kaynağına sahipse, yumurtlama alanı veya yavru balıklar için beslenme ve barınma ortamı ise ve/veya sulak alandaki veya başka yerlerdeki balık stokları için göç yolunda ise,
Diğer taksonlara dayalı özel kriterler
Kriter 9: Bir sulak alan, sulak alana bağımlı kuş dışındaki bir hayvan türünün veya alt türünün popülasyonundaki bireylerin %1’ini düzenli olarak destekliyorsa,
Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 4. Maddesinde “Ulusal öneme haiz sulak alan: Sözleşmenin Taraflar Toplantısında kabul edilen Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan Kriterlerinden en az birine sahip olan sulak alan” olarak tanımlanmıştır. Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan Kriterleri için bu sitedeki Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan Kriterleri Nelerdir? sorusunun yanıtına bakınız.
Bir alanın ulusal sulak alan olarak belirlenmesi ve tescili, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 18. Maddesinde belirtilmiştir. Buna göre;
Bir alanın ulusal sulak alan olarak belirlenmesi için alanın bulunduğu mülki sınırlar dikkate alınarak, Bakanlığın taşra teşkilatı tarafından hazırlanacak etüt ve envanter raporu mahalli sulak komisyonuna sunulur. Mahalli sulak alan komisyonu tarafından alanın ulusal öneme haiz sulak alan vasfında olduğu tespit edilmesi halinde dosya Bakanlığa (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne) gönderilir. Bakanlıkça yapılan değerlendirme neticesinde dosya Ulusal Komisyona gönderilir. Ulusal Komisyonda alanın ulusal öneme haiz sulak alan olduğu tespit edilmesi halinde orman rejimine tabi olmayan alanlarda sulak alan sınırları Cumhurbaşkanı Kararı ile belirlenir ve tescil için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına gönderilir. Orman rejimine tabi alanlar ile Bakanlığın tasarrufunda olan alanlarda sulak alan sınırları Bakanlıkça belirlenir.
Mahalli sulak alanların belirlenmesi ve tescili, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 4. Maddesinin (b) bendi ile tanımlanmıştır. Buna göre;
Bir alanın mahalli öneme haiz sulak alan olarak belirlenmesi için alanın bulunduğu mülki sınırlar dikkate alınarak, Bakanlık (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) taşra teşkilatı tarafından hazırlanan rapor, alanın sulak alan sınırı ve sulak alan koruma bölgeleri, mahalli sulak alan komisyonda görüşülerek Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün onayına sunulur. Genel Müdürlükçe alanın mahalli öneme haiz bir sulak alan olarak değerlendirilmesi halinde, Yönetmeliğin 19 uncu maddesi kapsamında sulak alan koruma bölgeleri belirlenir. Mahalli sulak alanların tescili Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yapılır.
Mahalli öneme sahip sulak alanları belirlemek için geliştirilmiş herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Değerlendirme tamamen kişilerin inisiyatifine bağlıdır. Objektif değerlendirilme yapılabilmesi için kriterlerin geliştirilmesi gerekmektedir.
Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinde sulak alanlar “Tabii veya suni, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri” olarak tanımlanmıştır.
Bir sulak alanın tescilinin yapılmamış olması, o alanın sulak alan olmadığı ve Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğine tabi olmadığı anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse Salda Gölü ülkemizin en önemli sulak alanlarından biridir ve Ramsar kriterlerine göre uluslararası öneme sahiptir. Ancak, Bakanlık tarafından henüz tescili yapılmamıştır.
Uluslararası öneme sahip sulak alan kriterlerinden 1. kriter şöyledir; Söz konusu biyocoğrafik bölgede doğal veya kısmen doğal bir sulak alan türünün temsili, nadir veya benzersiz bir örneğini içeriyorsa alan uluslararası öneme sahip sulak alan olarak kabul edilir. Salda Gölü yeryüzünde benzeri olmayan, nadir sulak alanlardan biridir. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yeryüzünde oluşmaya başladıkları varsayılan stromatolitlerin güncel örneklerinin hala Salda Gölü’nde bulunması ve aktivitelerini sürdürmesi Salda Gölü’nü nadir ve benzersiz kılmaktadır. Benzer stromatolit oluşumları yeryüzünde Salda Gölü’nün dışında sadece Bela Stena (Sırbistan) ve Kuzey Yunanistan’da gözlenmektedir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere tescili yapılmamış olsa da Salda Gölü uluslararası öneme sahip sulak alandır (Yönetmeliğe göre ulusal öneme sahip sulak alan) ve Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği kapsamında değerlendirilmelidir.
Ulusal Sulak Alan Envanteri Yönetim Bilgi Sistemidir.
Su kullanım öncelikleri 10 Aralık 2019 tarih ve 30974 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konan “Su Tahsisleri Hakkında Yönetmelik” ile düzenlenmiştir.
Yönetmeliği temel ilkeler bölümünde aşağıdaki ifadeler yer almaktadır.
b) Su, kullanım önceliklerine uygun olarak tahsis edilir.
h) Su tahsisi, emniyetli su miktarını aşmayacak şekilde düzenlenir.
j) Sulak alanların ve su ürünleri yetiştiriciliği alanlarının korunması esastır.
Yönetmeliğin 7. maddesi su kullanım önceliklerini düzenlemektedir. Maddenin 1. fıkrasında “Suyun miktarı, kalitesi, havzanın özelliği, zorunlu ihtiyaçlar ve şartlar başka türlü bir çözüm yolu gerektirmedikçe, su kaynaklarının kullanımında aşağıdaki öncelik sırasının uygulanacağı” belirtilmektedir.
a. İçme ve kullanma suyu ihtiyacı.
b. Çevresel su ihtiyacı.
c. Tarımsal sulama ve su ürünleri yetiştiriciliği.
ç. Enerji üretimi ve sınai su ihtiyaçları.
d. Ticari, turizm, rekreasyon, madencilik, taşıma, ulaşım ile sair su ihtiyaçları.
Yönetmelik, su tahsislerinde birinci önceliğin içme ve kullanma suyu ihtiyacı olduğu, ikinci önceliğin ise çevresel su ihtiyacı olduğu öngörülmüştür.
Aynı yönetmelikte;
Çevresel su ihtiyacı, “Suya bağımlı karasal ve sucul ekosistemlerin devamlılığını sağlamak için gereken asgari su miktarı ve kalitesini” şeklinde tanımlanmıştır.
Bu maddeden tartışmaya mahal vermeyecek şekilde anlaşılan su tahsislerinde birinci önceliğin içme ve kullanma suyu ihtiyacı olduğu, ikinci önceliğin ise çevresel su ihtiyacı olduğu; Suya bağımlı karasal ve sucul ekosistemlerin devamlılığını sağlamak için gereken kalitede asgari su miktarı sağlandıktan sonra tarım, su ürünleri, enerji, sanayi, turizm, madencilik vs. ihtiyaçlar için tahsis yapılması gerektiğidir.
Yönetmeliğin 6. Maddesi ise su tahsisi yapılamayacak durumları belirtmektedir. 6. Maddenin (e) bendinde kaynak suları çevresel su ihtiyacının altında kalması durumunda herhangi bir kullanıma tahsis yapılamayacağı belirtilmiştir.
Peki Türkiye’de mevcut uygulama nasıl? Maalesef Yönetmeliğin açık hükümlerine karşın uygulamada çevresel su ihtiyacı hemen hiç dikkate alınmamakta bütün ihtiyaçların arkasında kalmaktadır. Hatta Yönetmeliği hazırlayan DSİ yetkililerine bu söylendiğinde çiftçiye su vermeyelim mi, maden ocağı çalıştırılmasın mı, enerji üretilmesin mi gibi yanıtlar alınmaktadır.
Türkiye son 70 yılda sulak alanlarının yarıdan fazlasını kaybetmiştir. Özellikle 1990’lı yılların ortalarından sonra kuruyan sulak alanların hemen tamamında kuruma sebebi çevresel su ihtiyacının dikkate alınmamasıdır.
2021 yılında Tuz Gölü’nde ikibinin üzerinde flamingo yavrusu susuzluktan ölmüştür. 2022 yılında ise onbeşbine yakın ölümle karşı karşıya kalmış, civardaki bir kuyudan borularla can suyu verilmiştir.
Eğer Tuz Gölü’nü besleyen Ihlara (Uluırmak) Çayı, Peçenek Deresi ve İnsuyu Deresi üzerine kurulan barajlardan Tuz Gölü’nün çevresel ihtiyacı olan su bırakılmış olsaydı flamingo yavruları ve bilemediğimiz daha binlerce canlı susuzluktan ölmeyecekti.
Tuz Gölü’nde ve daha pek çok alanda Yönetmelik hükümleri uygulanmamakta, Yönetmeliğe aykırı uygulamalar yapılmaktadır.
Bu Yönetmelik Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmış olup Yönetmelik hükümlerini Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü yürütmekle yükümlüdür.
Hangi nedenle olursa olsun Çevre Kanunu veya Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinde yer alan sulak alan tanımı kapsamındaki bir alan kurutulamaz. Kurutma fiilinde bulunanlar (şahıs, özel sektör veya kamu kurumu her kim olursa) Çevre Kanunu ve Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin aşağıdaki maddeleri gereği suç işlemiş sayılırlar.
Kanun şahıs arazilerine bir ayrıcalık getirmemiştir. Kurutulan veya doldurulan arazi sulak alan karakteri taşıyorsa şahıs arazisi de olsa alanın doğal yapısının ve ekolojik karakterinin korunması esastır, kurutulamaz ve doldurulamaz.
Çevre Kanunun 9. Maddesi (e) bendi ile Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 7. Maddesi doldurma ve kurutma ile Yönetmeliğin 8. Maddesi ise su alımı nedeniyle sulak alanın ekolojik karakterinin ve fonksiyonlarının olumsuz yönde etkilenmesiyle ilgilidir.
Çevre Kanunun 9. Maddesi, e-bendi;
“Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esastır. Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir.”
Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 7 ve 8. Maddeleri;
Madde 7- (1) Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yasaktır. Bu yolla arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir.
Madde 8 – (1) Sulak alanların ekolojik karakterini ve fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyecek ölçüde yerüstü ve yeraltı suyu alınamaz, sistemi besleyen akarsular ile diğer yüzey suların yönleri izinsiz değiştirilemez veya sistemde su depolanamaz.
Çevre Kanunun 9. Maddesi ve Sulak Alanların Korunmasına yönelik aykırı fiillere ilişkin cezai hükümler Çevre Kanunu’nun 20. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre uygulanacak idari para cezaları her yıl Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan tebliğle kamuoyuna duyurulmaktadır. 2022 yılı için “Biyolojik çeşitliliği tahrip edenlere ve ilan edilen Özel Çevre Koruma Bölgeleri için tespit edilen koruma ve kullanma esaslarına aykırı davrananlara ve sulak alanlar için yönetmelikle belirlenen koruma ve kullanım usul ve esaslarına aykırı davrananlara 109 bin 593 lira ceza verilmesi öngörülmüştür.
EKOLOJİ, BİYOÇEŞİTLİLİK VE KORUMA
Bir ekosistemin bütün ve işlevsel olduğu, insan faaliyetinden zarar görmediği ideal durum, basitçe ekosistem bütünlüğü olarak adlandırılmaktadır. Ekosistem canlı ve cansız etmenlerin birlikte karmaşık ilişkiler sergilediği ama ahenk içerisinde işleyiş gösteren sistemler bütünüdür. Bu bütüncül yapı, sıkı ve çeşitli bağlarla birbirine bağlıdır. Dolayısıyla ekosistem içerisindeki herhangi bir çevresel bozulmada (su döngüsündeki kırılma, hava kirliliği, toprak yapısındaki niceliksel-niteliksel bozulmalar vb.) doğrudan biyolojik etmenlerde olumsuz etkilerini göstereceği gibi bu bağların herhangi birinde en ufak bir aksama bağın kendisinin kaybından daha büyük ve daha olumsuz sonuçlar da doğurabilmektedir. Örneğin, yoğun tarım ilacı kullanımına bağlı olarak tozlaşmaya destek olan bal arıları popülasyonlarında düşüş sonucu o alandaki tüm bitki örtüsü ve bu bitkiler üzerinden beslenen tüm otçullar ve otçullar üzerinden beslenen etçiller olumsuz etkileyecektir. Veyahut, bir akarsu sisteminin yakınında inşa edilen organize sanayi bölgesinin arıtma tesisi çalıştırılmadığında, alandaki tüm sanayi faaliyetlerinin atık suları arıtılmadan bu sucul sisteme ulaşacak, akabinde akarsudaki tüm canlı unsurlar bu kirliliğe bağlı olarak yaşamsal fonksiyonlarında bozulmalar yaşayacaktır. Nihayetinde bu canlılar üzerinden beslenen su kuşları, memeli hayvanlar ve insanlar, söz konusu kirletici maddeleri vücutlarında daha yüksek oranda muhafaza edeceklerinden, biyolojik yükseltgenme olarak da bilinen bu değişmez ekolojik kuralın işlemesine bağlı olarak ekosistemde doğrudan ve dolaylı bozulmalar kaçınılmaz hale gelecektir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Ekosistemlerin insan refahı ve yaşam kalitesi için sağladığı gözle görülebilir, hesaplanabilir, somut ve doğrudan kullanım değerlerinin yanı sıra sel-taşkın-heyelan kontrolü, iklimin düzenlenmesi, temiz su sağlanması ve kirliliğin azaltılması, toprak kaynaklarının korunması, oksijen kaynağı sunulması gibi dolaylı katkılarını da kapsayan tüm olanaklar yelpazesi ekosistem hizmetleri olarak tanımlanabilir. Ekosistem hizmetleri, pratik anlamda, yiyecek ve su sağlamak, iklimi düzenlemek olabileceği gibi, stres ve kaygıyı azaltmak gibi kültürel yönleri de olabilir. Aslında, ekosistemler tarafından sağlanan çok sayıda hizmet daha yönetilebilir gruplara ayrılabilir: tedarik (yiyecek ve su üretimi gibi), düzenleyici (iklim ve hastalık kontrolü gibi), destekleyici (besin döngüleri ve oksijen üretimi gibi), kültürel (manevi ve rekreasyonel faydalar gibi). Özetle, ekosistemler tarafından sağlanan bu hizmetler, insanlara güvenlik, mal ve malzeme, sağlık ve esenlik şeklinde faydalar sağlamaktadır.
Ekosistem hizmetleri konusundaki en önemli çalışma 2000 yılında yayınlanan Binyıl Ekosistem Değerlendirmesi (Millenium Ecosystem Assessment, https://www.millenniumassessment.org/) raporudur. Bu rapor sonrasında ulusal ve uluslararası camiada ekosistem hizmetleri üzerine çalışmalar ivme kazanmıştır. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetleri konusunda en önemli platformlardan birisi olan “Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Üzerine Hükümetlerarası Bilim ve Politika Platformu” (The Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services – IPBES – https://www.ipbes.net/) da bu konuda önemli çalışmalar yürütmektedir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Ekosistemler, sel, heyelan, taşkın, kuraklık, kasırga, yangın, volkan patlamaları gibi çeşitli doğa olaylarından etkilenip zarar görebilir, ancak genellikle özgün topluluk yapılarını hatta bir dizi ekolojik süreçle benzer tür bileşenlerini yeniden elde edebilirler. Bununla beraber, bazıları tekrar edilemeyecek kadar çok zarar görmüş ya da bozulmuştur. Madencilik, hayvancılık, ağaç kesimi gibi yoğun insan faaliyetleri ile zarar gören ekosistemler, eski haline gelmek için doğal yeteneklerini kaybetmiş olabilir. Diğer durumlarda, doğal iyileşme süreci yüzyıllarca ya da binlerce yıl sürebilir. Böyle durumlarda, bozulan ekosistemlerin iyileşme sürecini kolaylaştırmak ya da hızlandırmak için müdahale gerekebilir (Primack, 2012).
Zarar gören ve bozulmuş ekosistemler, koruma biyologlarına eski tür ve yaşam birliklerini tekrar elde etmeye yardımcı olarak, araştırmalarını uygulamaya koymalarına olanak verir (Clewel ve Aronson, 2008). Zarar gören ekosistemleri eski haline getirmek, buraları genişletmek, verimli hale getirmek ve var olan korunan alanlar ile birleştirmek için doğa ciddi bir potansiyele sahiptir. Ekolojik onarım, türleri ve geçmişte belli bir alanda etkin olarak var olmasına rağmen, günümüzde bozulmuş, zarar görmüş veya tahrip edilmiş ekosistemleri iyileştirme uygulamasıdır. Basitçe onarım ekolojisi, onarılmış popülasyonların, yaşam birliklerinin ve ekosistemlerin araştırılıp, bilimsel olarak çalışılıp onarılması bilimidir (Falk ve diğ., 2006). Onarım ekolojisi, bozulmuş ekosistemlerin çeşitli tiplerini eski haline getirmek için teori ve teknikler sağlamaktadır. Ekosistem ve yaşam birliklerinin onarılmasında; eylemsizlik, iyileştirme, kısmi onarım ve tam onarım şeklinde dört basamakta ele alınan dört temel yaklaşım gözetilmektedir (Primack, 2012). Günümüzde birçok onarım çabası yerli çevre/doğa koruma gruplarınca desteklenir ve başlatılır; çünkü bu yerel topluluklar sağlıklı bir çevreyle kişisel ve ekonomik refah arasındaki doğrusal ilişkiyi rahatlıkla görebilmektedir.
Onarım projeleri, geri kazanım sistemini engelleyen faktörleri ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek ile başlar. Daha sonra, alan hazırlığı, habitat yönetimi ve yerli türlerin yeniden alana getirilmesinin bir bileşimi ile türlerin ve tasarlanan örnek alanların ekosistem karakteristiklerinin geri kazanılmasına dereceli olarak imkan sağlar. Yaşam alanlarını onarmak için sarf edilen çabaların tarihi tür bileşimini ve ekosistem işlevlerini tekrar oluşturup oluşturmadığını belirleme açısından izlenmesi gerekmektedir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Çalıştığımız alandaki önem arz ettiğini düşündüğümüz türlerin tespitine ve koruma stratejilerine yönelik faaliyetlere başlamadan evvel mutlak surette bir ön çalışma yapmamız gerekmektedir. Bu ön çalışma neticesinde söz konusu alan ve bu alan içerisindeki canlı grupları özelinde o yörede daha evvelden araştırmaları bulunan farklı flora fauna uzmanları, STK temsilcileri, alanın yönetiminden sorumlu kurum-kuruluşların temsilcileri ile bir araya gelerek, alana özgü literatür taramaları ve saha çalışmaları ışığında elde edeceğimiz tür listelerini daha detaylı analiz ettikten sonra (sahadaki güncel tehdit durumlarını da göz önüne bulundurarak) bizim açımızdan korumada öncelikli olan tür ya da türlere karar verilebilir. Akabinde bu tür ya da türler üzerinde daha detaylı çalışmalar yapmak için (popülasyon yoğunluğu, halkalama çalışmaları, fotokapan ve GPS tasmalama çalışmaları, genetik çalışmalar, tohum toplama vb.) söz konusu araştırma izinleri bireysel olarak Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (e-devlet üzerinden Araştırma İzinleri Bilgi Sistemi-ARİBS; https://aribs.tarimorman.gov.tr/) üzerinden şahsi başvuru şeklinde yapılabilir. Öte yandan, saha çalışmasının yapılacağı alan hangi resmi kurumun sorumluluğu altında ise o kuruma yönelik çalışma/araştırma izin başvurusu veyahut iş birliği protokolü şeklinde de kurumsal olarak STK’mızın yetkili kişileri aracılığıyla resmi araştırma başvurusu yapılabilir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
İstilacı türler, istilacı yabancı türler, yayılmacı türler ya da egzotik istilacı türler doğal habitatlarda flora ve fauna sınıflandırmasında kullanılan bir terimdir. Öncelikle egzotik tür (sokulmuş tür, yerel olmayan tür); yerel yaşam alanı dışına insanlar tarafından bilinçli olarak ya da istemeyerek getirilmiş ve burada yaşamaya başlamış olan türdür. Sokuldukları bölge dışına da yayılmış olan egzotik türlere istilacı türler adı verilir. Bazen dengesi bozulan bir ekosistemde baskın hale gelen yerli türler için de yerli istilacı tür terimi kullanılmaktadır.
Dünyanın pek çok ülkesinde sucul-karasal bitkiler, memeliler, kuşlar, sürüngenler, mikro organizmalar, amfibiler ve balıkları içerisine alan yüzlerce canlı türü “istilacı, yayılımcı veya yabancı, egzotik tür” olarak tanımlanmaktadır. Yabancı istilacı türler, bir ekosisteme herhangi bir nedenle ülke içinden veya dışından sonradan eklenmiş olan ve belli bir süre zarfında oradaki biyolojik çeşitliliği doğrudan veya dolaylı olarak olumlu-olumsuz etkileyerek ekosistemde baskın hale gelen türler olarak tanımlanmaktadır. Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ndeki tarife göre: yerleşmesi ve istilasıyla ekonomik veya çevresel zararlar vererek ekosistemleri, habitatları veya türleri tehdit eden yabancı türdür.
Yabancı türler olarak da adlandırılan yabancı istilacı türler, doğal olarak yaşadıkları ekosistemden başka bir ekosisteme giren ve burada aşırı çoğalıp tüm ekosistemi etkisi altına alan türler için kullanılan bir terimdir.
Bu terim en çok sokuldukları biyobölgeyi ve habitatı ekonomik, çevresel ve ekolojik yönden kötü etkileyen egzotik türler için kullanılır. Bu çeşit istilacı türler bitki ya da hayvan olabilir ve sokuldukları bölgeleri, doğal yaşam alanlarını, özel habitatları doğal avcılar ve otoburlar gibi düzenleyicilerin eksikliği nedeniyle baskın çıkarak doğal dengeyi bozarlar. Bunların arasında yerel bitki toplulukları arasında yetişen ve egzotik zararlı bitkiler ve istilacı egzotikler olarak adlandırılan yerel olmayan, yabancı bitki türleri de bulunur.
Yabancı istilacı türler; öncelikle kendi doğal yaşam alanlarının dışında olan ve sonra biyoçeşitliliği tehdit eden türlerdir. Bunlar basitçe, yeni ortamlarına ait olmayan, dünyanın başka bir coğrafik bölgesinden gelen hayvanlar veya bitkilerdir. Yabancı istilacı türler yerli bitki ve hayvanların neslinin tükenmesine yol açabilir, biyoçeşitliliği yok edebilir ve yaşam alanlarını kalıcı olarak değiştirebilir. Yerli olmayan bitki ve hayvan türleri tarafından habitatların işgali, ekolojik, ekonomik ve sosyal sistemler için potansiyel olarak ciddi sonuçları olan küresel bir olgudur. Bazen dengesi bozulan bir ekosistemde baskın hale gelen yerli türler için de yerli istilacı tür terimi kullanılmaktadır. Yani yabancı türlerin yanı sıra yerli türleri de içine katarak belirli bir bölgede doğal düzenleyicilerin kaybolması ya da eksikliği sonucu baskın olarak koloniler oluşturan tüm türler için de bu terim kullanılabilmektedir.
Beş kıtada istilacı türlerin neden olduğu problemler mevcuttur. Avrupa’daki iç sularda gelişen yaklaşık 80 yabancı türün akvaryum balıklarından kaynaklandığı tespit edilmiştir. İstilacı türlerin kontrolü, araştırılması, engellenmesi ve izlenmesi için yapılan harcamalara tarım, balıkçılık, ormancılık ve insan sağlığına verdiği zarar da eklendiğinde Avrupa’da yaklaşık 12,5 milyar avroluk bir maliyet ortaya çıkmıştır. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından yayınlayan dünyanın en kötü 100 istilacı yabancı türünden 14 tanesi Türkiye’de bulunmaktadır. Süveyş Kanalı’nın açılması, iklim değişikliğinin etkisi ve alıcı ortamın biyolojik çeşitlilik yönünden fakirliği yeni türlerin yerleşimini kolaylaştırmıştır. Akdeniz’de yabancı bitki ve hayvan türlerinin gelişimi oldukça hızlı olup, uzmanlar bu hızla devam ederse yirmi birinci asrın ortalarında Akdeniz’deki yabancı deniz bitkisi türlerinin sayısının yerli türleri geçeceği endişesini taşımaktadır.
Bugün dünyada yabancı istilacı türler hem sucul, hem de karasal ortamlarda ekonomik, sosyal ve çevresel sorunlar olarak karşımızda durmakta ve küresel olarak biyoçeşitlilik üzerine en büyük tehditlerden biri olmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle, yabancı istilacı türler, yerli türlere ve ekosisteme, insan sağlığına ve ekonomiye zarar vermektedir.
İstilacı türlerin yarattığı zararlar çok çeşitlidir. Bir peyzajdaki tür kompozisyonunu ve çeşitliliğini değiştirerek ekosistemin işleyişini değiştirir. Değerli sosyo-ekonomik ve ekolojik faydalar sağlayan bitki, hayvan ve ağaçları öldürür. Risk altındaki türleri yaralayıp, parazitlerle enfekte eder veya öldürür. Yalnızca bir coğrafi konumda bulunan (endemik) tür popülasyonlarını ortadan kaldırır veya büyük ölçüde azaltır. Arzu edilen yerli türleri yok ederek biyoçeşitliliği azaltır. Risk altındaki türlerin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu kritik habitatları azaltır.
İstilacı balıklar ve omurgasız türleri, besin ağı yapılarını önemli ölçüde değiştirerek, yerel türler için mevcut olan besinleri azaltabilir. Sonuç olarak, doğrudan rekabet, yerli türlerde nüfus azalmasına ve biyolojik çeşitlilik kaybına yol açar. İstilacı bitkiler, küresel ticaret, insan ve hayvan taşımacılığı ve bahçecilik ile yayılan zararlı yerli olmayan ağaçlar, çalılar ve otsu bitkilerdir. Ormanları istila eder ve ekosistemlerin işleyişini, doğal bitki örtüsü ve doğal vahşi yaşamı olumsuz etkiler, yerel bitkilerin büyümesini engellerler. İstilacı bitkiler ayrıca hızlı yayılma, mahsul ve orman bitkileriyle rekabet etme ve toprak kalitesini bozma yetenekleri nedeniyle tarım için tehdit oluşturmaktadır. İstilacı kara hayvanları ve omurgasızlar, hastalık yayma, yerli türleri avlama veya onlarla rekabet etme, hibritleşme, bitki örtüsü büyümesi ve toprak kalitesi gibi diğer önemli doğal sistemleri değiştirme yetenekleri nedeniyle karasal, sulak ve denizel ekosistemler için önemli bir tehdit oluşturmaktadır. İstilacı hayvanlar ve omurgasızlar biyolojik çeşitlilik kaybını hızlandırabilir ve doğal ekolojik toplulukların sağlığını etkileyerek bozulmalara neden olabilir. İstilacı su bitkileri, küçük akarsulardan büyük göllere kadar tüm su kütleleri için ciddi tehditler oluşturur. Bunlar, güneş ışığını ve yerli bitkilerin büyümesini engelleyen yoğun bitki örtüleri oluşturur. Bu durum, yerli bitkileri besleyen doğal vahşi yaşam popülasyonlarını olumsuz etkileyebilir.
Türkiye’de yabancı istilacı türler konusunda iki önemli proje yürütülmektedir; Türkiye’deki Karasal Ortamlarda ve İç Sularda İstilacı Yabancı Türlerin Tehditlerinin Değerlendirilmesi (karasalistilacilar.org) ve Denizel Biyolojik Çeşitlilik Alanlarında İstilacı Yabancı Türlerin Tehditlerinin Değerlendirilmesi (istilacilar.org) projeleridir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
* Oluşan hava burgaçları orman içindeki yere yakın ve sakin hava tabakasını da yukarı doğru hareketlendirir.
* Orman içindeki hava daha nemlidir (% 80-90). Oluşan hava hareketi nemli havayı dağıtır ve yerine orman dışındaki daha kuru olan hava gelir.
* Bu hava değişimi ile orman içindeki hava nemi azalır (% 40-80) topraktan buharlaşma ve yapraklardan terleme artar (su kaybı ve kuraklık etkisi).
* Dolayısı ile orman içindeki özel iklim değişir. Ölü örtünün ayrışması, madde ve enerji dönüşüm ile dolaşımı yavaşlar. Orman ağaçlarının büyümesi duraklar.
* Ormandaki artım kaybı orman işletmesinin zararı olarak hesaplanmalıdır.
M. Doğan Kantarcı
Istanbul University Faculty of Forestry · Soil Science and Ecology
Professor
Orman içinde RES yapımı için geniş bir alan açılır. Orman toprağı kazınarak, kuvarsit anakayası yüzeye çıkarılmıştır. Açılan bu alanın ağaçlandırılması mümkün değildir. Ağaçlandırmak doğru da değildir. RES kulesine yıldırım düştüğünde orman yangınına sebep olur.
Orman içinde yapılmakta olan bir RES kulesi açık alanı ormanda fırtına devriklerine sebep olur. Bölgede hakim rüzgârlar kuzeyden eserler. Fırtına yapan rüzgârlar Güneybatıdan gelen (lodos) eser. Isınma/kuraklaşma sürecinde fırtınalar daha sık ve daha kuvvetli oluşmaktadır. Pervaneler rüzgârın hızını azaltır ve hava hareketini geniş alana yayar.
Ancak;
Ormanın üstünden esen kuvvetli rüzgârlar orman içindeki açık alanlara dalarlar. Rüzgâr sık ağaçlara yüklenir. Dalları ve ağaçları kırar veya özellikle kayın ağaçlarını (sığ kök sistemi yapıyor) devirir. Kış aylarında açık alanlar daha soğuk oldukları için dallarda buzlanma (kırç buzu) oluşur. Ağaç ve dallar daha gevrekleşir. Fırtına bu ağaçları ve dalları daha kolay kırar. Ormancılar fırtına zararlarını önlemek için orman içinde açıklık oluşturmazlar. Tıraşlama şeridi ile gençleştirmede veya grup gençleştirmelerinde 1-1,5 ağaç boyu kadar açıklık oluştururlar.
M. Doğan Kantarcı
Istanbul University Faculty of Forestry · Soil Science and Ecology
Professor
Bir rüzgâr pervanesi orman içindeki nemli havayı yukarı doğru hareketlendirir. Orman içindeki özel iklimi değiştirir ve kuraklık etkisi yaratır.
M. Doğan Kantarcı
Istanbul University Faculty of Forestry · Soil Science and Ecology
Professor
Ağaç tepeleri arasında rüzgâr açık alana göre daha yavaş eser. Ağaç tepeleri sallanır.
İbreli sık dallar arasında rüzgâr açık alana göre daha da yavaş eser.
Ağaç gövdeleri arasında rüzgâr açık alana göre daha yavaş eser.
Orman kenarındaki dal ve alt tabaka rüzgârı keser. Tepe güneş ışınlarını engeller. Orman içinde ayrı ve daha nemli bir iklim oluşur.
Alt tabakada hava daha durgundur.
Toprak ve ölü örtü ayrışması ve solunumundan gelen su buharı ile nemlidir.
M. Doğan Kantarcı
Istanbul University Faculty of Forestry · Soil Science and Ecology
Professor
Orman içindeki iklim, açık alandaki iklimden farklıdır.
a) Rüzgâr Enerjisi Santralları (RES) yanlış yer seçimi ile ekolojik ve hukukî sorunlara sebep olmaktadır.
b) Göçmen kuşlar ile yerli kuşlar ve yarasalar üzerine olumsuz etkileri vardır.
c) RES tesislerinin kurulacağı yerler iklim değişimi ile birlikte değerlendirilmelidir (RES’lerin iklim değişimi dolayısı ile su kaybına, kuraklaşmaya ve bitki verimine olumsuz etkileri).
d) Gürültü ve gölge etkisi, yerleşim yerlerine mesafe tartışması göz ardı edilemez.
e) Yer seçimi;
*Ormanlar olamaz! (Orman ekosistemini olumsuz etkiler.)
*Kızılçam ormanları (balsıra ormanı) olamaz! (yangın ve arıcılık)
*Fundalık ve maki vb. çalılık alanlar da olamaz! (Yangın ve arıcılık)
*Zeytin, incir, turunçgiller, meyvalıklar vb arazi olamaz.
*Tarım alanları olamaz. Alanlar küçük. Burası ABD gibi kıta ülkesi değil!!!
*Orman üstü kuşağı dağlık arazi olur.
*Otlaklar, ancak oman üstü kuşakta ve İç Anadolu’da olabilir.
*Dağlık arazideki kayalıklar olur.
f) Yer seçiminden ve zorunlu/acil kamulaştırma girişimlerinden (vatandaşın mülkü elinden alınmaktadır) ötürü hukukî sorunlar ve davalar kaçınılmazdır.
g) RES yeri seçimi çok yönlü bir konudur. Masa başında olmaz. Çünkü RES’lerin ekolojik maliyeti yüksektir.
M. Doğan Kantarcı
Istanbul University Faculty of Forestry · Soil Science and Ecology
Professor
Türlerin korunması, yaşam alanlarının korunmasına bağlıdır. Mevcut bitki topluluklarının korunmasının, yalnızca bitki türlerinin değil, aynı zamanda hayvanlar, mantarlar ve mikroorganizmaların da dahil olduğu habitatların hayatta kalmasını ve dolayısıyla mevcut tüm ekosistem süreçlerinin korunmasını sağladığını düşünebiliriz. Yabani hayvan ve bitki türlerinin korunması kesinlikle gereklidir, çünkü birçok tür öncelikle arazi kullanımındaki değişiklikler, türlerin aşırı kullanımı, iklim değişikliği ve çevre kirliliği gibi insan faaliyetlerinin etkilerinden dolayı tehlike altındadır.
Bayrak veya karizmatik tür, şemsiye tür, anahtar tür gibi kavramlar üzerinden belli bir doğal alan, korunan alan ilan ettirilebilir. Ülkemizden bu duruma iyi bir örnek, görünüşleri, cazibeleri, hikayeleri, duygusal anlamlarda insanları etkilemesi gibi özellikleri yönünden karizmatik özellikler sergileyen Caretta caretta isimli deniz kaplumbağaları üzerinden verilebilir. Bu tür endemik olmamasına ve küresel ölçekte riski kategorisi düşük olmasına rağmen, ülkemizdeki kıyı bölgelerinde bu türün üreme alanları aynı zamanda turizm alanına dönüşme riski altında olduğu için, koruma çalışmalarında bahsi geçen bu karizmatik özelliğinden de faydalanarak türün ülkemizdeki 21 adet üreme alanı resmi olarak koruma altına alınmıştır.
Buna benzer bir örnek şemsiye türler üzerinden de verilebilir. Şemsiye türler genellikle korunduklarında etrafındaki habitatın ve dolayısıyla birçok türün de korunması sebebiyle koruma biyologları tarafından seçilen türlerdir. Ülkemizin güneybatı bölümündeki bazı Akdeniz ekosistemleri için şemsiye tür özelliği sergileyen Caracal caracal isimli yırtıcı memeli türü olan karakulak, ülkemizde ilk defa bir yırtıcı (karnivor) memeli türünün yaban hayatı geliştirme sahası (Marmaris-Bördübet YHGS) ilan sürecinde ana tür olarak belirlenmesi bakımından çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Zira, normalde yaban hayatı geliştirme sahaları daha çok av potansiyeli sergileyen otçul (herbivor) türlerin odağa alındığı resmi korunan alanlar iken, bu örnekte söz konusu yırtıcının nesli doğrudan tehdit altında olmasa da hem şemsiye tür özelliği sergilemesi hem de bulunduğu coğrafya özelinde yaşadığı risklerden dolayı korumada öncelikli tür olarak seçilmesi sağlanmıştır.
Üreme kumsalları:
https://www.dekamer.org.tr/kumsallar.html
https://tvk.csb.gov.tr/deniz-kaplumbagalari-tur-izleme-projesi-i-84108
Yaban hayatı geliştirme sahaları:
https://www.tarimorman.gov.tr/DKMP/Menu/32/Yaban-Hayati-Gelistirme-Sahalari
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Doğa koruma çalışmalarının başladığı günden bu yana, çevreciler odaklanacakları en önemli alan ve türleri belirlemek üzere çeşitli yöntemler araştırmıştır. Bütün alanları ve bütün canlıları korumanın zorlukları vardır, bu nedenle bazı seçimler yapmak kaçınılmazdır. Bu seçimler, iyi nitelikli verilerin yanı sıra bilimsel açıdan mantıklı bir yönteme de dayanmalıdır. Kırmızı liste, seçim sürecini standartlaştırmak için oldukça iyi bir yöntem olduğunu kanıtlamış, korunması gereken türlerin önceliklendirilmesinde yararlı olmuştur. Kırmızı liste, Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından koordine edilmektedir. Bir bölgenin yaşam alanlarına yönelik tehdit derecesini bildiren bitki topluluklarının kırmızı listeleri, doğa korumada potansiyel olarak güçlü bir savunuculuk aracıdır (Karaçetin ve Welch, 2011).
IUCN Kırmızı Listesi, dünyadaki biyolojik çeşitliliğin sağlığının kritik bir göstergesidir. Türlerin ve durumlarının bir listesinden çok daha fazlası, hayatta kalmamız için ihtiyaç duyduğumuz doğal kaynakları korumak için kritik öneme sahip olan, biyolojik çeşitliliğin korunması ve politika değişikliğine yönelik eylemleri bilgilendirmek ve harekete geçirmek için güçlü bir araçtır. Gerekli koruma kararlarını bildirmeye yardımcı olacak menzil, popülasyon büyüklüğü, habitat ve ekoloji, kullanım ve/veya ticaret, tehditler ve koruma eylemleri hakkında bilgi sağlar.
Doğal bir alanın koruma önceliğini tespit ederken, o alanda yaşayan türler üzerinden değerlendirme yapabilmede önemli bir rehber ve araç niteliğindedir. Kırmızı listeler; yerel, bölgesel ve uluslararası ölçekte yapıldıklarından, türlerin popülasyon trendleri ve korunma durumları güncel tehdit süreçleri açısından izlenerek korumada bir önceliklendirme analizi fırsatı vererek elimizdeki minimum kaynağı maksimum fırsat yaratabilecek şekilde doğa korumada hangi alanlarda öncelikle çalışabileceğimizi bize gösterir. Bununla alakalı kendimize koruma hedefi oluşturabiliriz. Örneğin, düşük risk kategorisinde yer alan bir tür zaman içerisinde yaşanılan doğal ve/veya antropojenik müdahalelere/değişkenlere bağlı olarak yüksek risk kategorisine çıkabilir, bu durumda kırmızı liste türün yeniden daha düşük risk kategorisine düşürülmesine yönelik koruma stratejileri geliştirme noktasında doğa korumacılara yol gösterebilir.
Kırmızı listede yer alacak türleri belirlemek için her ülke önceleri kendi kriterlerini kullanmıştır. Bunun sonucunda, farklı bölgelerden farklı türler için hazırlanan kırmızı listeleri karşılaştırmak ya da küresel ve genel bir durum tespiti için bu listeleri bir araya getirmek imkansız hale gelmiştir. IUCN, tükenme riskini belirlemek üzere bütün türlere uygulanabilecek standart bir yöntem geliştirmek amacıyla 1994 yılında bilimsel bir yaklaşımla çalışmaya başlamıştır. Günümüzde kırmızı listeler, türlerin korunmasına yönelik önceliklendirme çalışmalarında kullanılan en önemli araç olarak kabul edilmektedir. IUCN kırmızı listesinin hedefleri; türlerin küresel ölçekte tükenme hızlarının önüne geçebilmek için korumaya en çok ihtiyaç duyan türlerin belirlenmesi ve kaydedilmesi ve biyolojik çeşitliliğin değişimine dair küresel bir indeks oluşturmak olarak belirlenmiştir.
Kırmızı listeler; o alanda çalışan STK’lar, doğa korumadan sorumlu kamu kurum-kuruluşları, akademisyenler veya vatandaş bilimi çerçevesinde gönüllüler desteğiyle, IUCN iş birliğinde hazırlanabilmektedir. Ancak, uluslararası ölçekte bu listelerin geçerlilik kazanabilmesi için IUCN tarafından geliştirilen standartlara uygun hazırlanmalı ve IUCN’in ilgili komisyonlarınca onaylanmalıdır.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kaynak:
Karaçetin, E. ve Welch, H.J., (2011). Türkiye’deki Kelebeklerin Kırmızı Kitabı. Ankara: Doğa Koruma Merkezi. Erişim: [www.dkm.org.tr].
Ülkemizde bitki ve hayvan türlerinin korunması ve korunan alanların yönetilmesi, 6831 sayılı Orman Kanunu, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu, 2872 sayılı Çevre Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu kapsamında, 644 numaralı Kanun Hükmünde Kararname yürütülmektedir. Aynı zamanda iki farklı bakanlık korunan alanlar konusunda yetkilidir (Bknz. Tablo-1).
Tablo-1. Türkiye’de korunan alan statüleri (Çolakkadıoğlu 2015’in tablosundan ve Avcıoğlu-Çokçalışkan 2013’ten faydalanılmıştır).
| Korunan Alan Statüsü | İlgili Kurum | Yasal Düzenleri |
| Milli Park Tabiatı Koruma Alanı Tabiat Anıtı Tabiat Parkı |
Tarım ve Orman Bakanlığı Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı |
2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu (11.08.1983) Milli Parklar Yönetmeliği (12.12.1986) Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına Ilişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik (19.07.2012), 06.12.2012, 27.10.2017, 16.03.2020, 05.03.2022 sayılı değişiklikler 644 numaralı Kanun Hükmünde Kararname (04.07.2011) |
| Yaban Hayatı Geliştirme Sahası Tarım ve Orman Bakanlığı 4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu (01.07.2003) Yaban Hayatı Koruma ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları ile İlgili Yönetmelik (08.11.2004) Av ve Yaban Hayvanlarının ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul ve Esaslari Hakkında Yönetmelik (24.10.2005) Merkez Av Komisyonu, İl ve İlçe Av Komisyonlarının Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik (09.04.2021) |
||
| Sulak Alan (Ramsar Alanı – Uluslararası Öneme Haiz Sulak Alan, Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan, Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan) | Tarım ve Orman Bakanlığı Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı |
Ramsar Sözleşmesi (Türkiye imza tarihi: 13.11.1994) Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği (04.04.2014) Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına Ilişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik (19.07.2012), 06.12.2012, 27.10.2017, 16.03.2020, 05.03.2022 sayılı değişiklikler 644 numaralı Kanun Hükmünde Kararname (04.07.2011) |
| Özel Çevre Koruma Bölgesi Doğal Sit |
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı | Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (21.07.1983) Çevre Kanunu (11.08.1983) Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı Kurulmasina Dair Kanun Hükmünde Kararname (19.10.1989) 644 numaralı Kanun Hükmünde Kararname (04.07.2011) |
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kaynak:
Çolakkadıoğlu D., (2015). Ulusal Koruma Mevzuatı ve Korunan Alanlar Statüleri. III. Koruma ve Peyzaj Mimarlığı Sempozyumu, İzmir.
Avcıoğlu-Çokçalışkan, B. (2013). Türkiye’deki korunan alanlar, ulusal mevzuatımız ve uluslararası sözleşmeler, Bir Kırsal Çevre Öyküsü: Şimşirlerin Başına Gelenler, Eds. Avcıoğlu, B., Şenel, İ. ve Demirtaş, A., Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği, Yayın No: 16, 124-135, Ankara.
Korunan alanlar, biyolojik çeşitlilik unsurlarının yanı sıra doğal ve kültürel kaynakların/varlıkların korunduğu, sürdürüldüğü, yasal ve idari tedbirlerle yönetildiği sınırları belli biyo-coğrafik alanlardır.
Önemli görülen bir alanın korunan alan ilan edilebilmesine yönelik gerekli resmi ve idari iş ve işlemler “5/3/2022 Tarihli 31769 Sayılı Korunan Alanların Tespi̇t, Tesci̇l ve Onayına İli̇şki̇n Usul ve Esaslara Dai̇r Yönetmeli̇k” kapsamında yürütülmektedir. Korunan alanların statüsünün belirlenmesi ve değerlendirilebilmesi için alanın biyolojik çeşitliliği, hidrolojisi ve hidrojeolojisi başta olmak üzere her açıdan durumu hazırlanacak ön değerlendirme raporu sonucuna göre veya gerekli görülmesi durumunda en az 4 mevsimi kapsayacak biçimde zamana bağlı değişimleri ortaya koyan ekolojik süreçlerin tanımlanacağı ekolojik temelli bir bilimsel araştırma raporu hazırlanması ilk etapta atılacak en önemli adımdır. Bu tarz bir ön değerlendirme veya daha detaylı bir ekolojik temelli araştırma raporunu hazırlayıp, söz konusu alana ilişkin resmi bir koruma statüsünü vermek, devlet kurumlarının sorumluluğu altındadır. Ancak, söz konusu alanda yaşanan, yaşanması olası arazi kullanım tehditlerinin önüne geçme noktasında süreci hızlandırabilmek adına vatandaşlar veya STK temsilcileri olarak bu raporların akademisyenler, bağımsız ve gönüllü araştırmacılar, vatandaş bilimi vb. iş birliğinde ivedi ve kapsamlı hazırlanıp yetkili birimlere korunan alan statüsü talep müracaatında bulunulabilir.
Söz konusu ön değerlendirme raporu, araştırma alanındaki biyolojik çeşitlilik unsurları ve habitat karakterlerine bağlı olarak değişecek uzman ekibin belirleyeceği araştırma metodolojisi doğrultusunda, korunan alan olarak önerilen yerin sınırları, alanın konumu, büyüklüğü ve doğal eşiklerle ilişkisi de göz önüne alınarak hazırlanır. Eğer söz konusu yapı mağara veya potansiyel anıt ağaç ise ve/veya verilmesi talep edilen resmi koruma statüsü doğal sit alanı, tabiat varlıkları ve/veya özel çevre koruma bölgesi ise Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne başvuruda bulunulmakta iken, söz konusu alan sulak alansa ve/veya verilmesi talep edilen resmi koruma statüsü milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı ise Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne başvuru yapılır. Akabinde, ilgili yönetmeliğin Dördüncü Bölümü’nde yer alan “Tescil, Onay ve İlana İlişkin Esas ve İlkeler” dikkate alınarak, idari süreçlerin takibi yapılır.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Tehlike altındaki bir tür için en iyi koruma planı şu özellikleri barındırmalıdır; koruma altına alınacak alan ilgili türe yönelik olarak mümkün olduğu ölçüde büyük-geniş olmalı, habitat koşulları yüksek nitelikli olmalı ve alanda mümkün olan en çok sayıda birey korunabilmelidir. Belirli bir türün belirli bir habitattaki en küçük yaşayabilir popülasyonu (minimum viable population), her türlü nüfus dalgalanmalarının çevresel ve genetik değişimlerin beklenen veya beklenmeyen olumsuz etkilerine rağmen, diğer popülasyonlardan yalıtılmış olarak 1000 yıl boyunca neslini %99 olasılıkla sürdürebilen en küçük popülasyon olup, söz konusu türün korunmasını garanti altına almak üzere öngörülebilen bir gelecekte neslini yüksek oranda sürdürme olasılığı olan en küçük yaşayabilir popülasyona yönelik koruma stratejilerinin geliştirilmesi hedeflenmelidir.
Öncelikle söz konusu türün taksonomik durumu tam olarak netleştirilmelidir. Özellikle bitki taksonları için bu durum karmaşık bir durum arz etmektedir. Aynı anda bir bitki türüne ait bir alt tür veya varyete lokal endemik ve/veya kritik düzeyde tehdit altında iken, bir başka alt türü veya varyetesi kozmopolit/geniş yayılışlı olabilir. Yani yanlış bir teşhis sonucunda, kritik düzeyde tehdit altında olan bir bitki, geniş yayılışlı imiş gibi kabul edilerek, herhangi bir koruma eforuna maruz kalmadan belki de çok rahatlıkla kontrol altına alınabilecek bir arazi kullanım tehdidi sonucu doğadan çok hızlı olarak yok olacaktır. O nedenle ilk etapta, tehlike altında olduğu düşünülen canlı grubu üzerinde çalışan uzmanlara ulaşılarak, türün taksonomik statüsü tam ve eksiksiz olarak teyit edilmelidir. Akabinde, türün küresel, yerel ve bölgesel ölçekte güncel koruma statüleri, endemizm, nadirlik ve hassaslık durumları, mevcut ulusal ve uluslararası kırmızı listeler, bakanlıkların biyoçeşitlilik veri tabanları ve literatür taramaları sonucu ortaya konulmalıdır.
Bunları takiben, türe ilişkin mevcut popülasyon yoğunluğu ve olası tehlike durumunun kapsamlı analizi, sahada tür hakkında deneyimi bulunan uzmanlar ile birlikte hızlı ekolojik alan değerlendirme yöntemleriyle yapılacak kısa dönemli ve ardışık 4 farklı mevsimi içerecek uzun dönemli izleme çalışmaları sonucu tamamlanmalıdır. Ortaya çıkacak tehdit durumu analizi ışığında, alan spesifik tür koruma stratejisi belirlenerek, yapılacak koruma çalışmasının detayları planlanabilir. Türün koruma statüsü, popülasyonun ve türe yönelik tehdidin derecesi ve yoğunluğuna göre in-situ (doğal habitatı içerisinde koruma) ve/veya ex-situ (doğal habitatı dışında koruma) koruma stratejilerinden bir veya birkaçı birlikte uygulanabilir. Aynı şekilde savunuculuk faaliyetlerinden uygun olanlara karar verilerek, koruma stratejisi uygulanırken, habitat içerisinde devam eden tehditlerin bertarafına yönelik alan savunma süreci de birlikte yönetilebilir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Vatandaş bilimi veyahut literatürdeki terimiyle citizen science, tamamen veya kısmen amatör (veya profesyonel olmayan) bilim insanları, amatör doğa gözlemcileri ve meraklıları tarafından yürütülen bilimsel araştırmalardır. Vatandaş bilimi bazen ‘bilimsel araştırmaya halkın katılımı’, katılımcı izleme ve sonuçları genellikle bilimsel topluluğun kapasitesini geliştirerek ve ayrıca halkın bilim anlayışını artırarak bilimsel araştırmada ilerlemeler olan katılımcı eylem araştırması olarak da tanımlanmaktadır. Vatandaş bilimi, bilginin kaynağının ya da maddi desteğinin halka dayandığı bilimsel araştırma çalışmalarıdır.
Daha bilimsel bir söylemle; “Verinin sistemli olarak toplanması ve analizi, teknolojinin geliştirilmesi, doğal fenomenlerin test edilmesi gibi işlemlerin, esas olarak bu konuları iş edinmemiş araştırmacılara dağıtılması”dır. Yaşanılan çevre sorunlarının tüm dünyayı etkilemesine yönelik toplumun bir arayış çağrısının yanı sıra, doğa koruma mücadelelerinde bireysel olarak katkıda bulunmak isteyen halk tarafından, son yıllarda artan bir ilgiyle genellikle bilim insanları ve bilimsel kurumlar iş birliği ya da yönetiminde üstlenilen bilimsel çalışmalara daha sık biçimde rastlamaktayız (Eitzel ve diğ. 2017). Kısacası “vatandaş bilimi”ni, bilimsel araştırmalara toplumun katılımı şeklinde özetleyebiliriz.
Vatandaş bilimi çalışmalarının farklı amaç ve yöntemlerle gerçekleşmesi doğrultusunda bir kategorileşme gerçekleşmiştir. Literatürde öne çıkan sınıflandırma üçe ayrılmaktadır: Genellikle bilim insanlarınca tasarlanan çalışmaya halkın başlıca veri toplayarak katkı sağladığı “yardımcı (contributory)” projeler, genellikle bilim insanlarınca tasarlanan ve halkın veri sağlayarak katkıda bulunduğu fakat araştırma tasarımı, veri analizi ya da sonuç yayma aşamalarına da yardım edebileceği “işbirlikçi (collaborative)” projeler ve bilim insanlarıyla halkın beraber tasarladığı ve en azından bazı halk katılımcılarının araştırmanın çoğu ya da her aşamasında aktif olduğu “eş yaratım (co-created)” projeleri (Bonney ve diğ. 2009).
Türkiye’de vatandaş bilimi tabirini kullanan ve açık erişim, veri hakkı, bilimsel yöntem gibi ilkelerle öne çıkan çalışmalar, sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen, uluslararası bir araştırmanın parçası olan ve / veya fon almaya yönelik ve vatandaş bilimcilerin başlıca veri toplama aşamasında var olduğu doğa korumayla ilgili büyük ölçekli çevre araştırmaları dikkati çekmektedir. Bunlardan bazıları aşağıda listelenmiştir:
- İkinci Avrupa Üreyen Kuş Atlasına bağlı ve kuş gözlemcilerinin topladığı verilerle Türkiye çapında üreyen kuş dağılımı ve yoğunluğunun haritalandığı öncü nitelikteki “Türkiye Üreyen Kuş Atlası” (kustr.org),
- Türk Deniz Araştırmaları Vakfı yürütücülüğünde Akdeniz Bilim Komisyonu araştırmasına uyumlu olarak Türkiye karasularındaki deniz analarının halk tarafından belgelenmesiyle veri toplanan “Ulusal Deniz Anası ve Benzeri Türler İzleme Programı” (TÜDAV 2014),
- Türkiye’deki su kaynaklarına yönelik tehditlerin durumunu izlemeye dair, Avrupa Birliği fonu alan, TEMA gönüllülerinin veri girişiyle oluşturulan ve güncel olarak herkesin katılımına açık “Türkiye Su Varlıklarına Yönelik Tehditler Haritası” (Tema Vakfı 2016),
- Doğa Araştırmaları Derneği (DAD) başta olmak üzere birçok STK temsilcisi, gönüllü kuş gözlemcileri ve uzmanları iş birliğinde bu yıl 38.si gerçekleştirilen “Türkiye’deki Kış Ortası Su Kuşu Sayımları” (KOSKS Türkiye),
- Vatandaş bilimi ödüllü Doç. Dr. Çağan Hakkı Şekercioğlu yürütücülüğünde Kars Iğdır bölgesinde faaliyet gösteren Kuzey Doğa Derneği’nin “Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi” bünyesinde yürütülen kuş halkalama ve yaban hayatı izleme çalışmaları,
- Öğrencilerin ve tüm halkın halkalama çalışmalarına katkı sunabildiği 19 Mayıs Üniversitesi Ornitoloji Araştırma Merkezi’nden Doç. Dr. Kiraz Erciyas Yavuz öncülüğünde gerçekleşen “Kızılırmak Deltası Cernek Halkalama Kampı”,
- Türkiye biyolojik çeşitliliğinin gönüllü çabalarla sistematik olarak izlendiği veri tabanlarından, Türk Nadir Kuş Sayım Komitesi ve Doğa Derneği iş birliğinde yürütülen ve kuş gözlem çalışmalarına veri kaynağı olan “eKuşbank”
- Yine bir biyolojik çeşitlilik envanter uygulaması olan iNaturalist’in Türkiye tür verilerine dair “Naturalists of Turkey” veri toplama grubu,
- Doğa Koruma Merkezi Vakfı öncülüğünde, yerel halk ve uzmanların iş birliğinde ODTÜ yerleşkesinde son 5 yıldır düzenli olarak devam eden “Tür Say!” etkinliği,
- Doğa fotoğrafçılığının da öne çıktığı “Türkiye’nin Anonim Kelebekleri (TRAKEL)”, “Türkiye’nin Anonim Kuşları (TRAKUŞ)”, “Türkiye’nin Anonim Memelileri (TRAMEM)” gibi foto forumları,
- Botanik alanında “Tehdit Altında Bitki Türleri Listesi” ve Tarım ve Orman Bakanlığının “Nuh’un Gemisi Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Veri Tabanı” (Nuh’un Gemisi, 2018) sıralanabilir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kaynak:
Bonney, Rick, Heidi Ballard, Rebecca Jordan, Ellen McCallie, Tina Phillips, Jennifer Shirk ve Candie C. Wilderman. (2009). “Public Participation in Scientific Research: Defining the Field and Assessing Its Potential for Informal Science Education.” A CAISE Inquiry Group Report. Washington, D.C.: Center for Advancement of Informal Science Education (CAISE). URL http://www.birds.cornell.edu/citscitoolkit/publications/CAISE-PPSR-report-2009.pdf
Eitzel, M.V., Jessica L Cappadonna, Chris Santas-Lang, Ruth E. Duerr, Arika Virapongse, Sarah E. West, Christopher C. M. Kyba et al. (2017). “Citizen Science Terminology Matters: Exploring Key Terms.” Citizen Science: Theory and Practice, 2(1), 1-20. DOI: http://doi.org/10.5334/cstp.96
Biyolojik çeşitliliği korumak için sadece resmi korunan alanlara güvenmek ileriyi görememektir. Bu tür bir güven, korunan alanlardaki tür ve ekosistemler muhafaza edilirken, korunan alanların dışındaki aynı tür ve ekosistemlerin zarar görmesine yol açan çelişkili bir durum yaratabilir ki bu da korunan alanların içindeki biyoçeşitlilikte azalmayla sonuçlanır (Boyd ve diğ., 2008). Bu azalmanın kısmi nedeni, koruma altındaki alanların hayvanlara sağlaması gereken şartları bulundurmaması nedeniyle, hayvanların korunan alan sınırlarının dışındaki korumasız alanlara göç etmesidir. Örneğin, Marmaris Bördübet Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nın kilit türü olan karakulak bireyleri 2022 yazında gerçekleşen ve neredeyse tüm korunan alanın yanmasına neden olan mega yangının sonucunda, daha önce türe dair hiç aktivite kaydı alınmayan korunan alanın yakın çevresindeki yanmamış turizm alanlarında gözlenmeye başlamıştır (Ürker, 2023 – kişisel yorum). Biyolojik çeşitliliğin korunan alanlarda olduğu kadar dışında da korunması, koruma stratejilerinin can alıcı parçalarından biri olmalıdır. Otlaklar ve işletilen ormanlar gibi özellikle madencilik için yönetilen özel ve kamu arazileri, özel çiftlik ve meralar, büyük ölçüde değiştirilmiş kentsel alanlar ve aynı zamanda okyanus, göl, nehir ve her türlü besin kaynağının üretildiği sucul araziler bu koruma kapsamına girmektedir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Temel ekoloji bilgisi olmadan gerçekleştirilen bazı alan savunma çalışmaları sırasında, yatırıma konu örneğin sıcak nokta özelliği gösteren bir alanda (örnek; endemizm oranı çok yüksek ve nadir habitat özelliği sergileyen aşırı tuzcul bozkırlar üzerinde jeotermal sera yatırımları kurulması) hatalı incelemeler ve değerlendirmeler sonucunda, bir değeri olmadığına karar verilerek koruma/savunma eylemi sonlandırılan alanın geri dönüşsüz kaybına şahit olabilmekteyiz.
Bu konu ile alakalı öncelikle, o saha ve yakın çevresi özelinde yapılmış literatür çalışmalarını (tezler, makaleler, araştırma projelerine ait sonuç raporları, Kuşbank-Ebird, TÜBİVES, Nuh’un Gemisi Veritabanı gibi biyoçeşitlilik veri tabanları, önemli doğa alanları – ÖDA, önemli kuş alanları – ÖKA, önemli bitki alanları – ÖBA, korunan alanlar haritası vb.) taramak gerekmektedir. Bu tarama sonucunda hangi canlı gruplarının ve/veya türlerin o alan özelinde korumada ön plana çıktığını tespit edebiliriz veya hangi uzman(lar)ın bu bölgede daha yoğun ve spesifik çalıştığını tespit edebiliriz. Akabinde o kişi veya kurum-kuruluşlar (akademisyen, STK, kamu personeli, gazeteci, avukat vb.) ile irtibata geçebiliriz ve onlardan güncel durum hakkında daha detaylı bilgi edinebiliriz. Gerekirse bu kişi ya da gruplarla sahada ‘hızlı ekolojik alan değerlendirme metodları’ndan yararlanarak, güncel durum tespiti de yapılabilir. Öte yandan, resmi olarak Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde süreçle alakalı sorumlu kurum-kuruluşlardan bilgi-görüş talebinde bulunabiliriz. Örneğin, doğrudan DKMPGM’nden bu alanla ilgili korunan alan statüleri, önem arz eden türler, varsa eylem planları, yönetim planları, UDGP’ları yönünden bilgi talebinde bulunulabilir. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, sahanın endemik, nadir ve hassas türler, kırmızı listelere giren ve/veya uluslararası öneme haiz türler, uluslararası sözleşmelere konu olmuş bir tür ve/veya alan açısından önemini tespit etmiş oluruz. Tüm bu topladığımız verilerle alanın koruma öğelerini ve korumada öncelik durumunu belirlemiş oluruz. Böylece savunuculuk için temel araçlarımızı elde etmiş oluruz.
Kaynak:
http://194.27.225.161/yasin/tubives/index.php
https://bizimbitkiler.org.tr/yeni/demos/technical/
https://nuhungemisi.tarimorman.gov.tr/public/istatistik
https://www.dogadernegi.org/onemli-doga-alanlari/
https://www.wwf.org.tr/?10320/Turkiyenin-122-Onemli-Bitki-Alani
https://www.wwf.org.tr/?7040/onemlikusalanlari
DKMPGM Korunan Alanlar Haritası; https://www.arcgis.com/apps/View/index.html?appid=5f3978146c4643438ab446620e275269
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Mücadele ettiğimiz coğrafyada odaklanmamız gereken asıl sorunları tespit etmek üzere öncelikle genel tehdit durum analizi yapılmalıdır. Bu işe ilk olarak, söz konusu alan hakkında literatür taraması (ÇED-PTD raporları, EDR, yatırım programları, gazete arşiv taramaları, sosyal medya taramaları vb.) yapılarak, daha önceden alana yönelik yapılmış, yapılması planlanan projeler, yatırım planları hakkında bilgi toplama yoluyla başlanır. Ardından, mevcut durumda devam ettiğini-edeceğini bildiğimiz veya öngördüğümüz projeler, yatırım planları hakkında daha detaylı bilgi toplayarak olası riskler açısından bir önceliklendirme yapabiliriz. Tehditler/riskler belirlendikten sonra, alana yönelik söz konusu muhtemel faaliyetlerin etkisini ölçebilmek amacıyla sahada sosyo-ekolojik inceleme çalışmaları yapabiliriz. Risk olarak belirlediğimiz durumlarla ilgili ayrıca kurumlardan resmi görüş talep edebiliriz. Zira, kurumsal yazışmalarla daha evvelden sahip olmadığımız birçok detaya ulaşabiliriz. Bazen sırf bu yazışmalar sonucu bizim tehdit olarak varsaydığımız bir sorunu bertaraf da edebilmekteyiz. Buna güzel bir örnek, ülkemiz doğasının ender örneklerinden biri olan ve insan kaynaklı müdahaleler sonucu yok oluşun eşiğine gelmiş Anadolu sığla ormanları üzerinden verilebilir. Çok parçalı bir orman dokusuna bağlı olarak genetik dar boğaza girmiş olan bu orman ekosisteminin bozulmamış nadir parçalarından birinin kıyısında bazı ağaçlar üzerinde kırmızı renkli çarpı işareti atıldığını gören bölgedeki yurttaşlar, bir anda paniğe kapılmış ve kendileri çeşitli platformlar altında neler yapılabileceğini araştırmaya başlamışlardır. Bu süreçte öncelikle bölgedeki orman işletme müdürlüğüne kesim öngörülüyor ise bu işlemin iptal edilmesi yönünde bir girişimde bulunmuşlardır. Bu yazışmalar sırasında konunun detayı öğrenilmiştir. Akabinde, bu ormanlar özelinde uzmanlıkları bulunan doğa koruma biyologlarına da danıştıkları sırada, uzmanlar kendilerini öncelikle türün yaşadığı alandan doğrudan sorumlu kurum olan Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne (TVKGM) yönlendirmişler ve bu kuruma konuyu izah eden, olası bir kesimin neden yapılmaması gerektiğine ilişkin haklı bilimsel taleplerini sunmaları sağlanmıştır. Sonuç olarak sahanın tapulu, özel mülkiyete konu bir alan olduğu ve orada villa tipi bir inşaat faaliyeti öngörüldüğü anlaşılmıştır. Ancak TVKGM’nden gelen cevabi yazı neticesinde, alan (özel çevre koruma bölgesi) ve tür bazında koruma hükmü olduğu için bu alanda ağaç kesimi hiçbir şekilde yapılamacağı bildirilmiş ve bu resmi görüş sonucu söz konusu potansiyel ağaç kesim riski geçici de olsa bertaraf edilmiştir. Dahası, bahsi geçen bu resmi açıklama, aynı zamanda bir emsal niteliği de teşkil ettiğinden, sığla ormanları özelinde buna benzer sahalar için de yakın gelecekte yaşanması olası kesim talepleri için psikolojik bir bariyer oluşmasına vesile olmuştur.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik birçok uluslararası sözleşme imzalanmıştır. Bu anlaşmaların bir kısmı Türkiye tarafından da onaylanmıştır. Biyolojik çeşitlilikle ilgili başlıca uluslararası sözleşmeler;
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (Convention on Biological Diversity)
Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi) (Convention on The Conservation of European Wildlife and Natural Habitats-Bern Convention)
Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES Sözleşmesi) (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora)
Özellikle Afrika’da Ciddi Kuraklık ve/veya Çölleşmeye Maruz Ülkelerde Çölleşmeyle Mücadele İçin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (United Nations Convention to Combat Desertification in Countries Experiencing Serious Drought and/or Desertification, Particularly in Africa)
Avrupa Peyzaj Sözleşmesi (European Landscape Convention)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) (Convention on Wetlands of International Importance Especially As Waterfowl Habitat (The Ramsar Convention on Wetlands)
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change)
Kalıcı Organik Kirleticilere (KOK) İlişkin Stockholm Sözleşmesi (The Stockholm Convention on Persistent Organic Pollutants)
Türk hukuk sistemine göre mevcut mevzuatlarımız göz önüne alındığında; uluslararası sözleşmeler, anayasamızın ve her türlü diğer mevzuat üzerinde işlem görmekte olup, ihtilaflı durumlarda en üst karar organı olarak taraf olduğumuz bu sözleşmelere uymakla mükellefiz. Bu sebeple, alansal bazda örneğin bir sulak alan Ramsar Sözleşmesi kapsamında yer alıyorsa, bu alanda gerçekleşen sorunların yönetiminde de bu sözleşmedeki hükümler, ülkemizdeki mevcut sulak alanların korunması yönetmeliğindeki hükümlerin üzerinde yer alacaktır. Ya da tür bazında ülkemizde endemik olarak kabul edilmeyen ve/veya yaygın bir yayılışa sahip olan bir tür bu sözleşmelerden birisi içerisinde yer alıyorsa, ona ilişkin hükümlere uymak zorundayız. Örneğin, Avrupa Kıtası ölçeğinde flora ve faunanın korunmasını düzenleyen Bern Sözleşmesi’ne ülke olarak biz de 1984 yılında taraf olduk. Diyelim ki ülkemizde endemik ve/veya nadir olmayan, aksine yaygın dağılışa sahip bir siklamen türümüz bu sözleşmenin Ek-2 listesinde yer aldığı için bu türü ulusal ölçekte herhangi resmi bir koruma statüsüyle korunmasını düzenlememiş olsak dahi, bu sözleşmeye taraf olduğumuz için söz konusu türü korumak zorundayız. Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED); gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaların bütünüdür.
2872 Sayılı Çevre Kanunu Madde 10‘a göre; gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası (PTD) hazırlamakla yükümlüdürler.
25.11.2014 tarih ve 29186 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ÇED Yönetmeliği‘ne göre; Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez.
Mevcut ÇED Yönetmeliği’nde biyoçeşitlilik kapsamında;
- Duyarlı yöreler listesi haricinde biyoçeşitlilik ile ilgili tanımlayıcı maddeler yoktur.
- Yönetmelik içerisinde flora-fauna, habitat, ekosistem hizmetleri, tehdit, kümülatif etki, koruma tedbirleri, izleme gibi başlıklar açık, net ve yönlendirici değildir!
- Halkın katılımı faaliyetinin karar vermede bir hükmü yoktur ve biyoçeşitlilik açısından bağlayıcı değildir.
Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD); sürdürülebilir kalkınmanın uygulamaya dönük bir araçtır. SÇD; plan, program ve politikaların çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerinin değerlendirilmesi ve bu etkilerin en aza indirgenmesi süreci şeklinde tanımlanmaktadır. SÇD, çevre yönetiminin teknik araçlarından olan ve projeler düzeyinde uygulanan çevresel etki değerlendirmesinin ileri bir aşaması olarak, çevre üzerinde önemli etkiler yapması muhtemel belli plan ve programlar hakkında bir çevresel değerlendirme yapılmasını amaçlar. SÇD, üst düzeyde çevrenin korunmasını sağlamak, plan ve programların hazırlanması ve onayı/kabulü aşamasına sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda çevresel faktörlerin entegre edilmesine katkıda bulunmak üzere uygulanan bir değerlendirme sürecidir (Dikmen, 2019). ÇED süreci, yalnızca projelere odaklanırken, SÇD süreci ise politika, plan ve programlara odaklanan daha üst ölçekli bir yaklaşımdır.
SÇD’nin güçlü yanları:
- Eleme kriterleri geliştirilmiş,
- Format belirgin hale getirilmiş,
- Duyarlı yöreler tanımı net,
- Uluslararası mevzuatlarla uyumlu hale getirilmiş.
SÇD’nin zayıf yanları:
- Ekosistem hizmetleri, kritik habitat, tehditler, mutlak surette yasak alanlar (no-go places) tanımları net değil, yaptırımlar net değil,
- Uzmanın hangi şartlarda projeyi geri çevireceği (red flag) belirsiz. Halkın katılımı (istişare) toplantılarının yaptırımsal bir karşılığı yok,
- İzlemeye ilişkin madde, biyoçeşitlilik açısından yetersiz,
- SÇD Ek-1 içerisinde sektörel bazda doğrudan biyolojik çeşitliliği dikkate alan bir strateji/eylem/master planı mevcut değil.
ÇED Kapsamında Kurumsal ve Yönetimsel Sorunlar:
- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Kanunu gibi doğrudan bir hukuki metin eksikliği!
- Duyarlı Yöreler Listesi’nin (ÇED Yönetmeliği Ek-V), doğa koruma ekseninde yatırım yapılabilir ve yapılamaz alanlara dair net bir yaptırım içermemesi,
- Sektörel bazda biyoçeşitlilik ve doğa korumanın temsiliyet noksanlığı,
- Teknik şartname problemleri; alana özel şartname hazırlanmaması / etki değerlendirme yapılmaması,
- Yöntem, kavram ve bilgi eksikliği (örnek; Rüzgar Enerjisi Santrali (RES) yatırımları için yatırım yapılabilir/yapılamaz alanlar haritası gibi),
- Zaman zaman rapor değerlendirmelerini ve arazi incelemelerini işin uzmanı olmayan kişilerin yapması (jeolog, IT uzmanı, elektrik mühendisi vb.)
- Veri paylaşımı sorunları, veri ve altyapı eksikliği; RES’ler için Hassas Alanlar Haritası örneği,
- Kurum içerisinde rapor değerlendirmede ve karar vermede keyfilik.
ÇED Kapsamında Sektörel Sorunlar:
- Uzmanın yerine rapor yazma veya imza atma,
- Firmaların uzmanın haberi olmadan imzasını ve/veya e-imzasını kullanması. Bazı işlerde hiç imza istenilmemesi, uzmanın hazırlanan raporu görmeden başkasına kendi yerine imza atması için onay vermesi,
- Özellikle ÇED, PTD ve izlemelerde; Firmalarda raporlama yapan kişilerin çoğu zaman yeterli uzmanlığa ve raporlama becerisine sahip olmaması,
- Çoğu zaman araziye çıkmadan rapor yazma talebi,
- Çalışma sürelerinin kısıtlığından dolayı verimsiz arazi çalışmaları,
- Kendi uzmanlığı yerine başka uzmanlık alanında araziye çıkma ve rapor yazma (örneğin; entomoloğun yarasa izleme çalışması yapması gibi),
- Danışmanlık bedeli sorunları: Meslek birlikleri eliyle yönetilmeli iken, genelde bu kurumlardan habersiz çalışılması.
ÇED’de Uzman & Bilirkişi Sorunları, Bilgi ve Kapasite Eksikliği:
- Uzmanın ve bilirkişinin mevzuata hakim olmaması, yorumlama ve raporlama kapasitesinde düşüklük,
- Uzmanın ve bilirkişinin bazen kendi uzmanlık alanına dahi vakıf olmaması (kuş uzmanının kuşu tanımaması, memeli uzmanının temel ekolojik parametrelere hakim olmaması, fotokapan-sonogram gibi malzemelerin hatalı kullanımı, botanik uzmanının tür taşıma/tohum toplama//tür koruma gibi konulara uzak olması gibi),
- Arazi gözlemlerinde hatalar (1 uzmanın yılda 300 gün arazi yapması!!!),
- Araziye çıkmadan fason veri üretimi veya literatüre dayalı veri üretimi,
- Kırmızı listelerin eksikliği (özellikle bitkilerde), EUNIS gibi habitat tanımlama sınıflarının çoğu zaman Türkiye’de karşılığının olmaması,
- Flora ve fauna listelerinin çoğu zaman hatalı hazırlanması: Bitkilerde IUCN kategorizasyon hataları, CITES ve Bern Listelerinde yaşanan hatalar. Habitat ve Kuş Direktifi gibi süreçlerden habersiz olunması,
- Çalışmaların çok kısa süreli olmasına rağmen, halen hantal çalışma yöntemlerinin tercih edilmesi (Braun-Blanquet vs. point-transekt, TÜBİVES vs. YÖK tez izleme/bilimsel yayınlar).
Öneriler
- IFC PS6 gibi standartlar, Habitat ve Kuş Direktiflerinin ilgili madde-hükümleri ulusal mevzuata entegre edilmeli. Kavramların anlaşılması ve standart hale getirilmesi için bakanlık ve üniversitelerde eğitimler verilmeli.
- Kısa süreli etki değerlendirme çalışmalarında, hızlı ekolojik alan değerlendirme metotlarından faydalanılmalı.
- Sistematik koruma planlaması, önemli doğa alanı gibi resmi olmayan korunan alan planlama yöntemlerinden ve önemli kuş alanı, önemli bitki alanı, deniz kaplumbağası üreme kumsalı, sıcak nokta gibi alan tanımlarından da yararlanılmalı,
- Biyoçeşitliliğin ormancılık, tarım, enerji gibi sektörlere entegrasyonu yapılmalı,
- Doğa koruma yalnızca temel bilimlerin konusu değil, sosyal çevre bilimleri ile multidisipliner çalışılmalı,
- Halkın katılımında yeni stratejiler denenmeli (yalnızca bilgilendirme ve onay alma amaçlı katılım toplantılarından vazgeçilerek, projelere halkın da farklı açılardan dahil olabileceği alternatif alanlar oluşturulmalı),
- Teknik ekoloji disiplini, kurumlar (bakanlık, üniversite, özel sektör, yatırımcı, sivil toplum kuruluşu vb.) düzeyinde kavramsallaştırılmalı,
- Teknik kursları almış sertifikalı uzmanlardan yararlanılmalı. Yatırımcı da bünyesinde en az yüksek lisans düzeyinde ornitolog, mamolog, hidrobiyolog, botanik uzmanı vb. istihdam etmeli,
- Doğa koruma sektör olarak ele alınmalı,
- İzleme çalışmaları uzmanlarca yapılmalı, coğrafi bilgi sistemleri (CBS) ve biyotop haritalama çalışmalarına ağırlık verilmeli,
- Her uzmanın bakanlık nezdinde e-imzası, bölgesel ve ulusal bazda uzman havuzu oluşturulmalıdır.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kaynak:
Dikmen, A. Ç., (2019). Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD) Yönetmeliği’nin Türkiye’nin Çevre Politikasına Katkısı. European Journal of Science and Technology, No. 15, pp. 535-541. DOI: 10.31590/ejosat.532951.
Dünyada ihtiyaç duyulan bitki gereksinimi, bitkilerin kültürü yapılarak veya doğadan toplanarak karşılanmaktadır. İnsanoğlu, ilk çağlardan beri ihtiyaç duyduğu çeşitli bitkisel ve hayvansal kaynakları doğadan toplamıştır. Günümüzde birçok ülkede insanlar, gelirinin önemli bir bölümünü doğadan toplayarak elde ettikleri bitkisel ve hayvansal ürünler ile ya da bu bitkisel veya hayvansal ürünleri kolay elde edebilmek amacıyla yetiştiriciliğini yaparak sağlamaktadırlar.
Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre, dünyada 15.000 civarında tıbbi bitki türünün nesli yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tüm dünyada toplam floranın %13 kadarının neslinin, her geçen gün tükenmekte olduğu tahmin edilmektedir (Nohutçu ve ark., 2019). Bu bitkilerin de %22-47’sinin neslinin yok olma tehlikesi altında olduğu belirtilmektedir (Anonim, 2018). Tüm bu bitkilerin kültüre alınması ve tarımsal üretiminin yapılması, mevcut şartlarda mümkün değildir. Bu nedenle, tüm dünyada doğadan toplama yapılırken doğal yaşam alanlarında sürdürebilirlik ve bunu sağlamak için alınması gereken önlemler, en öncelikli konulardan birisidir.
Biyolojik çeşitliliğin önemli bir kısmı, yenilebilir yabani bitki türlerinden oluşmaktadır. Diğer türlerden elde edilen faydaların yanı sıra, insan beslenmesinde de kullanılmaktadırlar. Yenebilir yabani bitkiler, özellikle kırsal alanda yaşayan halk için, maliyeti düşük ve kolay elde edebildiği gıdalar arasında yer almaktadır. Tüketim ve değerlendirilme şekilleri, yetiştikleri yörede bulunan toplumun sosyal ve kültürel yapısına göre değişiklik göstermektedir (Karabak, 2017). Dünya genelinde tıbbi ve aromatik bitki türlerinin çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilirliği konusunda faaliyet gösteren; Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Birliği (UPOV) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi sivil ve resmi nitelikte çeşitli kurum, kuruluş ve vakıf bulunmaktadır. Bu birlikler, bitkilerin korunması ve bitkilerden faydalanmanın sürdürülebilir olması için, birçok düzenleme yapmakta ve bazı ülkelerde projeler hayata geçirmektedir.
Bitkilerin sürekli olarak ve bilinçsizce doğadan toplanması, hayvan otlatmanın düzensiz, aşırı ve bilinçsiz olarak yapılması, yanlış ağaçlandırma, alan dönüşümleri doğal yapının bozulmasına, nadir veya endemik bitki türlerinin zamanla yok olmasına neden olmaktadır. Ülkemiz florasında yetişmekte olan bitkiler çeşitli sorunlarla karşı karşıya olup, birçok tür neslini devam ettirmekte zorlanmakta ve nesli yok olma tehlikesi altına girmektedir. Nesli yok olma tehlikesi altında olan bitkilere örnek verilecek olursa, yumruları salep olarak tüketilen Orchidaceae familyasına ait salep (orkide) türleri, helva üretiminde kullanılan çöven (Gypsophila arrostii), centiyan (Gentiana lutea), ışgın (Rheum ribes) gibi türlerin aşırı ve bilinçsiz toplama sonucunda türlerinin tehlike altında oldukları bilinmektedir (Nohutçu ve ark., 2019). Toprak altı organlarından faydalanılan bitkilerin neslini devam ettirememesi ve dolayısıyla yok olma riski, diğer türlere göre daha fazladır. Bu bakımdan önlem alınmadığı takdirde doğadan toplanan soğanlı ve yumrulu bitkiler de yok olma riski ile karşı karşıyadır (Karagöz ve ark., 2010).
Doğal florada kendiliğinden yetişen bu yabani bitkilerden geleneksel olarak tüketilen, tıbbi amaçlı olarak kullanılan ve ihracatı yapılan birçok bitki halen doğadan toplanarak elde edilmektedir. Dolayısıyla sürekli doğadan toplanmak suretiyle ihracatı yapılan ve iç piyasaya arz edilen bitki türleri, giderek yok olmaktadır.
Doğada kendiliğinden yetişen bitkilerin toplanması yaşı fark etmeksizin bilinç sahibi olmayan insanlar tarafından daha çok tüccarların istekleri doğrultusunda, konuyla ilgili yasal izinler dahilinde yapılagelmiştir. Doğadan bitki toplama, yabani bitkilerin hasadı ve toplayıcılık yapan kişilerin eğitimi konusunda son yıllarda özellikle Orman Genel Müdürlüğü (OGM) Odun Dışı Ürünler ve Hizmetler Dairesi Başkanlığı öncülüğünde bazı ulusal ve uluslararası kapsamlı projeler dahilinde çeşitli çalışmalara başlanılmıştır. Öte yandan, resmi bir korunan alanda veyahut doğal bir alanda şüpheli görülen herhangi bir bitki veya hayvan toplayıcılığı faaliyetine ilişkin ihbarlar Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün taşra birimlerine, Jandarma Komutanlıklarına, ek olarak sınır kontrolleri için Gümrükler Genel Müdürlüğüne ivedi olarak yapılmalıdır.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kaynak:
Anonim, (2018). Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN).
Karabak, S., (2017). Economic and socio-cultural importance of edible wild species. Anadolu, 27(2), 26-38.
Karagöz, A., Zencirci, N., Tan, A., Taşkın, T., Köksel, H., Sürek, M., Toker, C., & Özbek, K., (2010). Bitki genetik kaynaklarının korunması ve kullanımı. Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi, Ankara.
Nohutçu, L., Tunçtürk, M., Tunçtürk, R., (2019). Yabani Bitkiler ve Sürdürülebilirlik. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi Cilt 24, Sayı 2, 142-151.
Doğada bulunan her bir canlı türünün bir işlevi olduğu düşünüldüğünde, bir tür kaybının, doğrudan bütün canlıların yaşamını etkileyebilecek sonuçları ortaya çıkarmış olacaktır. Doğada bulunan bitki ve hayvanları ya da onlara ait parçaları yetkili makamların izni olmadan doğadan alınması ve yurt dışına çıkartılması “biyokaçakçılık (yaban hayatı kaçakçılığı)” veya diğer adıyla “biyokorsanlık” olarak isimlendirilmiştir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, biyokaçakçılık ile ilgili gelen ihbarlar doğrultusunda yasadışı bitki ve hayvan toplayan şahıslara müdahale etme ve ceza-i işlem uygulama yetkisine sahip ana kurumdur. Bu kurumun yanı sıra, Gümrükler Genel Müdürlüğünün ilgili birimleri, biyokaçakçılık faaliyetlerinin önlenmesi amacıyla yasalara uygun olarak ülkeye giriş yapan ve ülkeden çıkış yapan malzemelerin denetimi, tespiti ve müdahale işlemlerini gerçekleştirmektedirler. Öte yandan, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) birimleri, biyokaçakçılık ve diğer kaçakçılık faaliyetlerine karşı mücadele etmektedir. Jandarma Genel Komutanlığına bağlı Çevre, Doğa ve Hayvanları Koruma Timleri ise biyokaçakçılık olayı ile karşılaştığında öncelikle suçun işlendiği bölgeye müdahale etmekte ve gerekli güvenlik önlemlerini almaktadır. Suçluların kaçmasını önlemek için bölgeyi kontrol altına alıp, suçluların tespit edilmesi için arama ve inceleme yapmaktadır. Vakaların olduğu bölgeye gelen Jandarma kuvvetleri kişilerin kimlik bilgilerini belirleyip şahısların topladıkları materyaller için yetkili kurumlardan izin belgelerinin olup olmadığını tespit etmekte, izin belgesi bulunmayan kişiler için cezai uygulama başlatılması için Doğa Koruma ve Milli Parklar İl Şube Müdürlüklerine tutanak tutup gerekli bildirimi yapmaktadır.
Resmi bir korunan alanda veyahut doğal bir alanda biyokaçakçılık vakası olduğuna kanaat getirdiğiniz vakalara ilişkin ihbarlar Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün taşra birimlerine ivedi olarak yapılmalıdır. Öte yandan, vatandaşlar ilgili taşra birimlerine ulaşamaması durumunda 112’yi arayarak Jandarma Çevre Koruma Timlerinin alana intikaline ilişkin ihbarda bulunulabilir. Bunların haricinde, Emniyet Genel Müdürlüğü, Asayiş Daire Başkanlığı tarafından çevre, doğa ve hayvanlara karşı işlenen suçların önüne geçmek, vatandaşların bu konuda gerekli ihbarları hızlıca yapabilmesi amacıyla HAYDİ (Hayvan Durum İzleme) adı altında bir mobil ihbar aplikasyonu oluşturulmuş ve 28/07/2020 tarihi itibariyle hizmete girmiştir. HAYDİ uygulaması Apple Store ve Play Store üzerinden cep telefonlarına indirilebilmekte ve vatandaşları Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve doğum tarihi bilgilerini yazarak uygulamaya giriş yapabilmektedir. Vatandaşlar, bu uygulama üzerinden ihbar konusu ile ilgili fotoğraf da paylaşabilmektedir.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Ormanların kanun dışı müdahalelere karşı korunması görevini yürüten Orman Genel Müdürlüğü memurları tarafından, 6831 sayılı Orman Kanunu’na aykırı olarak; ormanlık alanlarda işlenen açma, işgal ve faydalanma suçları sonucu orman alanlarında inşa edilen her türlü bina ve tesis için düzenlenen suç tutanaklarının Cumhuriyet Savcılıklarına intikal ettirilmesiyle soruşturma süreci başlamaktadır. Dolayısıyla, ormanda kaçak olduğunu düşündüğümüz bir faaliyet hakkında; faaliyetin detayları hakkında bilgileri de derleyerek (olayın yaşandığı tam nokta-koordinat-ada-parsel, tarih, olayın detayları vb.) o alandaki Orman İşletme Müdürlüğüne 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde ihbar veya bildirimde bulunabiliriz. Bunu yaparken, bir yandan da söz konusu orman alanının mülkiyet durumu biliniyorsa (örneğin alan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne ait resmi bir korunan alan olabilir, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne ait bir özel çevre koruma bölgesi veya doğal sit alanı olabilir, veya Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bir arkeolojik alan / kazı alanı vs. olabilir, veyahut yerel yönetimlere ya da kamunun farklı birimlerine ait bir orman alanı olabilir), söz konusu sorumlu kurum/kuruluştan ayrıca bahse konu faaliyetin detayları hakkında yine 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde bilgi talebinde bulunabiliriz. Bu şekilde ne kadar fazla ve detaylı veriye ulaşabilirsek, alana yönelik savunuculuk stratejilerimizi de o denli sağlıklı oluşturabiliriz.
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Dünya genelinde doğa koruma alanında etkileşimde ve takipte kalınması yarar görülen bazı kurum ve kuruluşlar aşağıda özetlenmiştir;
- The Wetlands Convention (RAMSAR): https://www.ramsar.org/ RAMSAR olarak bilinen Sulak Alanlar Sözleşmesinin sekreteryası, sözleşmenin yürütülmesinden sorumlu kuruluştur.
- The Convention on Biological Diversity: www.cbd.int Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin (CBD) hedeflerine ulaşmasına yardımcı olan sekreteryası uluslar üstü bir konuma sahiptir.
- Intergovernmental Science-Policy Platform for Biodiversity and Ecosystem Services: https://www.ipbes.net/ Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Üzerine Hükümütler Üstü Bilim-Politika Platform’u 2012 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) öncülüğünde, hükümetler üstü bağımsız bir organ olarak kurulmuştur.
- Encyclopedia of Life: www.eol.org Türlerin biyolojisi için sürekli geliştirilen bir kaynaktır.
- Global Biodiversity Information Facility: www.gbif.org ücretsiz ve kullanıma açık biyoçeşitlilik verilerini barındırır.
- BirdLife International: www.birdlife.org dünyadaki kuşların statülerini, öncelik durumlarını ve koruma planlarını belirleyip takip etmektedir.
- CITES Secretariat of Wild Fauna and Flora: www.cites.org tehlike altında olan türlerin ticaretini düzenlemektedir.
- Conservation International: www.conservation.org uluslararası koruma çabalarında ve koruma yöntemlerinin geliştirilmesinde etkindir.
- Earthwatch Institute: www.earthwatch.org gönüllülerin bilim insanlarıyla birlikte çalışabildikleri uluslararası koruma projelerine ev sahipliği yapmaktadır.
- Fauna&Flora International: www.fauna-flora.org türleri ve ekosistemleri korumak için uzun süredir çalışan uluslar üstü bir doğa koruma kuruluşudur.
- Food and Agriculture Organization of the United Nations (FAO): www.fao.org Birleşmiş Milletlerin (BM) sürdürülebilir tarımı, kırsal kalkınmayı ve kaynak yönetimini destekleyen birimidir.
- Friends of the Earth: www.foe.org çevre politikasını geliştirmek ve yaymak için çalışan ‘dikkat et-hemen harekete geç’ kuruluşudur.
- Global Environment Facility (GEF) Secretariat: www.thegef.org/gef uluslararası biyoçeşitlilik ve çevre projelerini finansal olarak desteklemektedir.
- Greenpeace International: www.greenpeace.org/international çevrenin tahrip edilmesine karşı halkın harekete geçirilmesi için çabalayan ve çarpıcı protestoları ile tanınan eylemci çevre kuruluşudur.
- National Audubon Society: www.audubon.org esasen kuşlara yönelik yaban hayatı koruma, kamu eğitimi, araştırması ve politik lobi çalışmaları ile ilgilenmekte olan bir kuruluştur.
- The Nature Conservancy (TNC): www.nature.org daha çok karasal ekosistemlerin korunması üzerine etkili bir kuruluştur.
- Rainforest Action Network: www.ran.org yağmur ormanlarının korunması özelinde faaliyetler gösteren uluslararası bir kuruluştur.
- Ocean Conservancy: www.oceanconservancy.org okyanusların, denizel yaban hayatın ve kıyı habitatlarının korunması özelinde faaliyetler gösteren uluslararası bir kuruluştur.
- Sierra Club: www.sierraclub.org yabanıllığın ve gezegenin korunması için çalışan öncü kuruluşlardandır.
- Society for Conservation Biology (SCB): www.conbio.org koruma biyolojisi alanındaki öncü bilimsel dernektir.
- United Nations Development Programme (UNDP): www.undp.org uluslararası ekonomik gelişme etkinliklerini ve sürdürülebilir kalkınma politikaları ışığında şekillenen çevre yatırımlarını finansal olarak destekleyen BM alt kuruluşudur.
- United Nations Environment Programme (UNEP): www.unep.org BM’nin alt kuruluşu olarak çalışan bir uluslararası çevre araştırmaları ve yönetimi programıdır.
- Wetlands International: www.wetlands.org sulak alanların korunmasına ve yönetilmesine odaklanmıştır.
- The Wilderness Society (WCS): www.wcs.org yaban hayatının korunması ve araştırılmasına yönelmiştir.
- International Union for Conservation of Nature (IUCN): www.iucn.org uluslararası koruma çalışmaları alanında uzman kataloğunu, tehlike altındaki türlerin Kırmızı Listesi’ni, doğa koruma için yöntemler geliştiren ve rehber belgeler hazırlayan dünya çapında kabul görmüş uluslar üstü bir kuruluştur.
- World Wildlife Fund (WWF): www.wwf.org dünya çapında temsilcilikleri olan büyük bir doğa koruma kuruluşu olup, özellikle tehlike altındaki türlerin korunması ve korunan alanların ilanı ve yönetiminde etkindir. Türkiye’de de ofisleri bulunmaktadır; www.wwf.org.tr
Ulusal ölçekte doğa koruma ve sivil toplum alanında takipte kalınmasında yarar görülen bazı kurum ve kuruluşlar da aşağıda özetlenmiştir;
- Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP): https://www.tarimorman.gov.tr/DKMP
- Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü (TVK): https://tvk.csb.gov.tr/
- Doğa Araştırmaları Derneği (DAD): https://www.dogaarastirmalari.org.tr/
- Doğaya Güç Kat Ağı (DGK): https://dogayaguckat.org/
- Doğal Hayatı Koruma Vakfı: https://www.wwf.org.tr/
- Doğa Koruma Merkezi Vakfı (DKM): https://dkm.org.tr/
- Doğa Derneği (DD): https://www.dogadernegi.org/
- Orman Genel Müdürlüğü (OGM): https://www.ogm.gov.tr/tr
- Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği: http://www.kirsalcevre.org.tr/
- Küresel Çevre Fonu-Küçük Destek Programı (GEF-SGP): http://gefsgp.com/
- Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM): https://www.stgm.org.tr/
- Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD): https://sadafag.org/
Ekolog Dr. Okan ÜRKER, Çankırı Karatekin Üniversitesi – Çevre Sağlığı Programı Öğretim Üyesi, NATURA Doğa ve Kültür Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
ÇEVRE HUKUKU
Çevresel etki değerlendirmesi ve avcılık ihalelerine karşı açılacak davalarda dava usulü diğer idari davalardan farklıdır. Önemi gereği çevre davalarına ilişkin ivedi bir yargılama usulü öngörülmüştür.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 20/A maddesinde ivedi yargılama usulü düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri ile 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, idari yaptırım kararları hariç çevresel etki değerlendirmesi sonucu alınan kararlara karşı açılacak davalarda ivedi yargılama usulü uygulanır.
Bu usulde dava açma süresi otuz gündür. Çevresel etki değerlendirmesi hakkında verilen kararlar, projeden etkilenecek veya etkilenmesi muhtemel halkın yaşadığı yer/yerlerde, ilgili belediyeler ve muhtarlıklarca anons edilir; yine etkilenecek veya etkilenmesi muhtemel halkın yaşadığı yer/yerlerde, il müdürlüğü, kaymakamlık veya muhtarlık binasında bulunan askı ilan yerlerinde yapılan yazılı duyuru yöntemiyle ilan edilir; ayrıca Bakanlığın internet sitesinde de bu kararlar yer alır. Bu yöntemlerle karar öğrenildiğinde dava açma süresi başlar. Her kararın duyurulma şekline ve davacının bu kararı öğrenme şekline göre dava açma süresi davacı yararına da yorumlanabilmektedir.
İvedi yargılama usulünde idarenin üst makamına başvuru yolu yoktur. Doğrudan dava açılması gerekmektedir.
Yedi gün içinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır. İdarenin savunma süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren on beş gün olup, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en fazla on beş gün uzatılabilir. Savunmanın verilmesi veya savunma verme süresinin geçmesiyle dosya tekemmül etmiş sayılır. Yürütmenin durdurulması talebine ilişkin olarak verilecek kararlara itiraz edilemez.
Bu davalar dosyanın tekemmülünden itibaren en geç bir ay içinde karara bağlanır. Ara kararı verilmesi, keşif, bilirkişi incelemesi ya da duruşma yapılması gibi işlemler ivedilikle sonuçlandırılır. Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Doğrudan temyiz yoluna başvurulması da bu davayı diğer davalardan ayıran bir özelliktir. Temyiz dilekçeleri üç gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 48’inci maddesinin bu maddeye aykırı olmayan hükümleri kıyasen uygulanır. Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi on beş gündür. Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir. Temyiz istemi en geç iki ay içinde karara bağlanır. Karar en geç bir ay içinde tebliğe çıkarılır.
Bu usul avcılıkla ilgili kamu ihalelerinde uygulanır. Çünkü ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri de ivedi yargılama usulüne tabidir.
Çevresel etki değerlendirmesi; gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları ifade eder.
Gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler. Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez. Çevresel etki değerlendirmesine tâbi projeler ve stratejik çevresel değerlendirmeye tâbi plân ve programlar ve konuya ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Bakanlık, T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığıdır.
Faaliyette bulunacak kişilere, çevresel etki değerlendirmesi süreciyle ilgili bir takım idari yaptırımlar bulunmaktadır.
Çevresel etki değerlendirmesi incelemesi yapılmaksızın başlanan faaliyetler Bakanlıkça, proje tanıtım dosyası hazırlanmaksızın başlanan faaliyetler ise mahallin en büyük mülkî amiri tarafından süre verilmeksizin durdurulur.
Çevresel etki değerlendirmesi süreci tamamlamadan inşaata başlayan ya da faaliyete geçenlere proje bedelinin yüzde ikisi oranında idarî para cezası verilir. Cezaya konu olan durumlarda yatırımcı faaliyet alanını eski hale getirmekle yükümlüdür.
Çevresel etki değerlendirmesi sürecinde verdikleri taahhütnameye aykırı davrananlara, her bir ihlal için her yıl değişen tutarlarda idarî para cezası verilir.
Çevresel etki değerlendirmesi sürecine dair adli yani ceza yargısına dair düzenlemeler de yer almaktadır. Buna göre 2872 sayılı Çevre Kanununun 12’nci maddesinde öngörülen bildirim ve bilgi verme yükümlülüğüne aykırı olarak yanlış ve yanıltıcı bilgi verenler, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu Kanunun uygulanmasında yanlış ve yanıltıcı belge düzenleyenler ve kullananlar hakkında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümleri uygulanır. Bu maddeye göre yargıya intikal eden çevresel etki değerlendirmesine ilişkin ihtilaflarda çevresel etki değerlendirmesi süreci yargılama sonuna kadar durur.
Av. Veli TAŞ
2537 sayılı Türk Ceza Kanunun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir.
Ceza kanununda çevreye karşı suçlar başlığı altında dört suça yer verilmiştir. Bunlar çevrenin kasten kirletilmesi, çevrenin taksirle kirletilmesi, gürültüye neden olma ve imar kirliliğine neden olma suçlarıdır.
Çevrenin kasten kirletilmesi Madde 181;
Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır.
İlgili kanunlarla belirlenen teknik usullere aykırı olarak ve çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten veren kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Atık veya artıkları izinsiz olarak ülkeye sokan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yukarıda tanımlanan fiillerin, insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıklarla ilgili olarak işlenmesi halinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına ve bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
Atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özellik göstermesi halinde, verilecek ceza iki katı kadar artırılır.
Bu maddenin iki, üç ve dördüncü fıkrasındaki fiillerden dolayı tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Çevrenin taksirle kirletilmesi Madde 182;
Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
Çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya verilmesine taksirle neden olan kişi, adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu atık veya artıkların, toprakta, suda veya havada kalıcı etki bırakması halinde, iki aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. İnsan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya taksirle verilmesine neden olan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Av. Veli TAŞ
Her dava açılırken bir takım harç ve giderlerin ödenmesi gerekir. Ancak yargılama giderlerini karşılama olanağı bulunmayan kişiler adli yardımdan yararlanarak bu giderleri ödenemeden davalarını sürdürebilir. Yargılama giderleri açısından adli yardım talebi ilgili mahkemeye yapılır.
Avukatlık ücretini karşılayamayacak durumda olan kişiler de avukatlık hizmeti için adli yardımdan yararlanabilir. Avukatlık hizmeti için olan adli yardım başvuruları barolara yapılır.
Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler.
Kamuya yararlı dernek ve vakıflar, iddia ve savunmalarında haklı göründükleri ve mali açıdan zor duruma düşmeden gerekli giderleri kısmen veya tamamen ödeyemeyecek durumda oldukları takdirde adli yardımdan yararlanabilirler.
Türk vatandaşı olmayanların da adli yardımdan yararlanması mümkündür. Yabancıların adli yardımdan yararlanabilmeleri için kısmen ya da tamamen ödeme gücünden yoksunluk ve talebin açıkça dayanaktan yoksun olmaması şartları yanında, karşılıklılık (mütekabiliyet) şartının da bulunması gerekir.
Karşılıklılık şartı, Türkiye’de adli yardım talebinde bulunan yabancının vatandaşı olduğu ülkede, Türk vatandaşlarının da adli yardımdan yararlanabilmesi ile sağlanır. Karşılıklılık şartının ispatında, iki taraflı veya çok taraflı uluslararası antlaşmalar ve ilgili ülkedeki Türk vatandaşlarına bu hakkın verildiğini gösteren fiili uygulamaların ispatı yeterlidir.
Adli yardım açılmış veya açılacak tüm hukuk davalarında (asliye hukuk mahkemesi, asliye ticaret mahkemesi, aile mahkemesi, tüketici mahkemesi, fikri ve sınai haklar hukuk mahkemesi, kadastro mahkemesi, icra mahkemesi, iş mahkemesi, sulh hukuk mahkemesi), idari davalarda (idare mahkemesi, vergi mahkemesi), çekişmesiz yargı işlerinde, icra ve iflas takiplerinde, delil tespitinde, ihtiyari tedbir ve ihtiyati hacizlerde geçerlidir.
Baroların verdiği adli yardım kararı, yalnızca ücretsiz olarak avukatlık hizmetlerinden faydalanma imkânı sağlar, yargılama giderinden muafiyet sağlamaz.
Avukatlık ücreti dışındaki diğer yargılama giderlerinden muafiyet için mutlaka mahkemeye başvurulması gereklidir.
Mahkemenin verdiği adli yardım kararı, ilgiliye; yapılacak tüm yargılama ve takip giderlerinden geçici olarak muafiyet, yargılama ve takip giderleri için teminat göstermekten muafiyet, dava ve icra takibi sırasında yapılması gereken tüm giderlerin Devlet tarafından avans olarak ödenmesi, davanın avukat ile takibi gerekiyorsa, ücreti sonradan ödenmek üzere bir avukat temini imkânı sağlar.
Ayrıca idari davalarda, adli yardımdan faydalanan kimselerden yürütmenin durdurulması kararları için teminat alınmaz.
Adli yardım başvurusu barolara veya mahkemelere yapılabilir.
Adli yardım talebi, dava açılmadan önce barolara ve yargılamanın yapılacağı mahkemeye, dava açıldıktan sonra ise yine barolara ve asıl talep veya işin karara bağlanacağı mahkemeye, icra ve iflas takiplerinde ise takibin yapılacağı yerdeki icra mahkemesine yapılır.
İlk derece yargılaması sona erdikten sonra, yani kanun yolu aşamasında hukuk yargılamasında; bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay’a, idari yargıda bölge idare mahkemesi veya Danıştay’a adli yardım başvurusunda bulunulabilir.
Dolayısıyla, yargılamanın tüm aşamalarında adli yardım talebinde bulunulabilir.
Baroya adli yardım talebinde bulunan kişi, talebi hizmetin görüleceği yer adli yardım bürosuna ve temsilciliklerine iletir. Adli yardım bürosu ve temsilcilikleri, talep sahibinden gerekli bilgi ve belgeleri ister. (Başvurucunun üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmaz mal bilgileri, başvurucunun aylık kazancı, ailevi durumu, bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı vb.) Başvurucu, talebinde haklı olduğunu gösterdiği delillerle kanıtlamak zorundadır. Adli yardım bürosu ve temsilcilikleri adli yardım talebini baroya ileten başvurucunun talebinin haklılığı konusunda uygun bulacağı araştırmayı yapar, gerektiğinde karar verir.
Mahkemeye adli yardım talebinde bulunan kişi, iddiasının özeti ile birlikte, iddiasını dayandıracağı delilleri ve yargılama giderlerini karşılayabilecek durumda olmadığını gösteren mali durumuna ilişkin belgeleri (Başvurucunun üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmaz mal bilgileri, başvurucunun aylık kazancı, ailevi durumu, bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı, vb.) mahkemeye sunmak zorundadır. Adli yardım talebine ilişkin evrak, her türlü harç ve vergiden muaftır. Mahkeme, adli yardım talebi hakkında duruşma yapmaksızın karar verebilir. Ancak, talep halinde inceleme duruşmalı olarak yapılır.
Adli yardım hususunda Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından finanse edilen yakın zamanlı bir proje bulunmaktadır. Yukarıda yer verilen bilgilendirmede, projeye dair internet sitesinde yer alan bilgilerden yararlanılmıştır. İnternet sitesi adresi www.adliyardim.adalet.gov.tr/ şeklinedir. Adli yardımla ilgili diğer bilgilere bu site üzerinden de erişilebilir.
Av. Veli TAŞ
İdari yargı üzerinden bilgilendirme yapacağız.
Dernek veya federasyon tüzüğünde dava konusu ile ilgili bir amaç yer alıyorsa, dernek veya federasyon dava açabilir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, iptal davaları, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan davalar olarak tanımlanmaktadır.
Yargı kararlarında menfaat kavramının davacı ile iptalini istediği idarî işlem arasındaki bağı, ilgiyi ifade ettiği belirtilmekte ve idarî işlem ile dava açan kişi arasında meşru, güncel ve ciddî bir alâka söz konusu ise, davada menfaat bağının bulunduğu kabul edilmekte, bunun dışında ayrıca subjektif bir hakkın ihlâl edilmesi şartı aranmamaktadır.
Kişisel, meşru ve güncel bir menfaat alâkasının varlığı, davanın niteliğine ve özelliğine göre idarî yargı yerlerince belirlenmekte, davacının idarî işlemle ciddî, makul, maddî ve manevî bir alâkasının bulunduğunun anlaşılması, dava açma ehliyeti için yeterli sayılmaktadır. Ayrıca, iptal davaları idarî işlemlerin hukuka uygun olup olmadığının denetlenmesine, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına, böylece de idarenin hukuka bağlılığının ve sonuçta hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilebilmesine imkân sağladığından, bu davalarda menfaat alakasının bu amaç doğrultusunda yorumlanması gerekmektedir.
Bu bağlamda, 4721 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca, kuruluş amaçları aynı olan en az beş derneğin, amaçlarını gerçekleştirmek üzere üye sıfatıyla bir araya gelmeleri suretiyle kurulan federasyonların, tıpkı üyeleri olan derneklerde olduğu gibi, doğrudan tüzel kişiliklerinin hak ve çıkarlarını ilgilendiren konuların yanı sıra, tüzüklerinde belirtilen ve kanunla yasaklanmamış bulunan kuruluş amaçları doğrultusunda dava açmalarına yasal bir engel bulunmamaktadır (T.C. Danıştay 13. Dairesinin 2021/4304 Esas, 2021/4042 Sayı ve 25.11.2021 tarihli kararı).
Av. Veli TAŞ
Bir ülkede yürürlükte olan yasa (kanun), tüzük, yönetmelik vb. yasal düzenlemelere mevzuat denir.
Doğa koruma, çevre hakkıyla ilgilidir. Çevre hakkı, yaşam hakkının bir uzantısı ve bu hakkın tamamlayıcısıdır. Yani çevre hakkına dair yasal düzenlemeler, doğa korumayla ilgili mevzuatı oluştur denilebilir.
Peki ihtiyaç duyacağımız mevzuata nasıl ulaşacağız ve mevzuatı ne şekilde yorumlamalıyız?
Türkiye Cumhuriyeti’nde yürürlükte olan ve mülga (yürürlükte olmayan, kaldırılmış) yasal düzenlemeler, T.C. Cumhurbaşkanlığı Mevzuat Bilgi Sisteminde bulunmaktadır. Bu sisteme www.mevzuat.gov.tr web adresinden erişilebilir. Sistemde T.C. Anayasası ve kanunlardan tebliğlere kadar yasal düzenleme yer almaktadır. Bu sistemde ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeye erişmek için doğrudan düzenlemenin adı ile arama yapabilir veya belli bir ifadeyi içeren yasal düzenlemelere erişebilir.
İhtiyaç duyacağımız düzenlemelere konu bazlı olarak doğrudan ilgili bakanlık veya kurumun internet sitesinden erişmek de mümkündür.
Diyelim ki bir bölgede anıt ağaç olarak nitelendirilebileceğini düşündüğümüz bir doğa varlığı var ve biz bu ağacın anıt ağaç olduğunun tespit ve tescilinin yapılmasını istiyoruz, ancak hangi yasal düzenlemelere göre hangi işlemleri yapacağımızı bilmiyoruz. Bu durumda mantık yürüterek anıt ağaç tespit ve tescilinin sağlanmasına yönelik resmi işlemler için hangi bakanlık, kurum veya kuruluşun yetkili olabileceğini düşünelim. Temelde şu soruyu sorabiliriz; “Ağaç ile hangi bakanlık ilgilenir?”. Mevcut bakanlıklar arasında iki bakanlık akla gelecektir. Bunlar T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile T.C. Tarım ve Orman Bakanlığıdır. Bu bakanlıkların internet sitelerine girdiğimizde, ihtiyaç duyacağımız yasal düzenlemelere erişmek mümkündür. Her bakanlığın internet sitesinde, o bakanlığın görev alanıyla ilgili mevzuat yer alır.
İlgili mevzuata ulaştık, şimdi mevzuat içerisindeki yasal düzenlemeleri nasıl yorumlayacağız?
Bu noktada normlar hiyerarşisinden faydalanacağız. Normlar hiyerarşisi, hukuk düzeni piramidi olarak da anılmaktadır. Hiyerarşinin anlamı şudur ki; aşağıda yer alan düzenleme, yukarıdaki düzenlemeye uygun olmalıdır. Diğer bir deyişle, aşağıda yer alan düzenleme yukarıda yer alan düzenlemeye aykırı olamaz. Eğer yukarıda yer alan düzenlemeyle aşağıda yer alan düzenleme arasında çelişki varsa, yukarıda yer alan düzenleme dikkate alınır.
Anayasa en üstte yer alır.
Anayasayı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar takip eder. Anayasa’nın 90.Maddesi gereği; usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.
Türkiye’de idari yapı 09.07.2018 tarihi itibariyle değişmiş, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçilmiştir. Güncel idari yapıya göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların ardından sırasıyla kanun, OHCK (Olağanüstü Hal Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi) ve diğer uluslararası antlaşmalar; Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, yönetmelik; yönerge; tebliğ; genelge; talimat; yönerge gelmektedir.
09.07.2018 tarihinden önceki idari yapıya göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların ardından sırasıyla kanun, kanun hükmünde kararname (KHK) ve diğer uluslararası antlaşmalar; tüzük (nizamname); yönetmelik; yönerge; tebliğ; genelge; talimat; yönerge gelmektedir.
Normlar hiyerarşisi yanında öncelik ve sonralık sıralaması da önemlidir. Kimi zaman durumun özelliklerine göre yasal düzenlemelerin en yakın tarihlisi de dikkate alınabilmektedir.
Av. Veli TAŞ
Kurum, belirli kamu hizmetlerini yerine getirmek amacıyla oluşturulan kamu tüzel kişisidir. Doğa ve çevre korumayla ilgili kurumlar, kuruluş mevzuatlarında kendilerine doğa ve çevre koruma görevi verilen ve bu görevleri ne şekilde yerine getireceği yine ilgili mevzuatta açıklanan kurumlardır.
Kuruluş, topluma hizmet, üretim, tüketim vb. amaç ve görevlerle kurulan her şey, her tesistir. Birçok kuruluş, doğrudan veya dolaylı olarak doğa ve çevre koruma görevine sahiptir.
Bir de kamu kurumu niteliğinde kuruluşlar vardır.
Kamu tüzel kişiliği kavramına değinmek de faydalı olacaktır. Kamu tüzel kişisi devlet tarafından kanunla veya kanunun verdiği yetkiye dayanılarak idare tarafından kurulan, kamu yararı için çalışan, kamu gücü ve ayrıcalıklarına sahip varlıktır. En başta devlet tüzel kişiliği yer alır. Cumhurbaşkanlığının, bakanlıkların, valiliklerin ayrıca tüzel kişilikleri bulunmaz. Bu saydıklarımız devlet tüzel kişiliğini temsil ederler. Bu nedenle doğa korumayla ilgili olarak gerek başvuru gerek dava süreçlerinde muhataplarımız olabilirler. Diğer yandan belediyeler ise idarî ve malî özerkliğe sahip olan kamu tüzel kişileridir.
Çevre hakkı, yaşam hakkının bir uzantısı ve bu hakkın tamamlayıcısıdır. Yani, görevi kapsamında insan hakkı olan herhangi bir kurum veya kuruluş, doğrudan veya dolaylı olarak doğa ve çevreyi korumakla yükümlü olup bu alandaki iş ve işlemleri yürütebilir.
Örnek olarak Ankara Barosu avukatlık mesleği ile ilgili bir kuruluştur, ancak kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 76’ncı maddesinde barolar, insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla da çalışmalarını yürüten kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olarak tanımlanmıştır. Çevre hakkı insan hakkıyla bağlantılıdır. Buradan hareketle baroların da çevre hakkı bağlamında doğayı korumak amacıyla çalışma yürüten, yürütmesi gereken kamu kurumu niteliğinde bir kuruluş olduğunu söyleyebiliriz. Ancak mahkemelerce çoğu zaman barolar gibi kuruluşların davada taraf olamayacağına dair kararlar verilmektedir. Diğer yandan barolara adli yardım kapsamında avukatlık hizmetinden faydalanmak için başvurulabilir. Adli yardıma ilişkin ayrı bir başlıkta bilgi verilmektedir.
Anlatılmak istenen şudur; doğa ve çevre korumayla ilgili kurum ve kuruluşların hangileri olduğu konusuna geniş açıyla bakılmalıdır. Bakıldığında konuyla ilgisiz gibi görünen kurumlar ve kuruluşlar da aslında doğa ve çevre koruma için başvurulabilecek, işlem yürütülebilecek yerler olabilir.
Başlıca kurumlarımız bakanlıklardır. İlgisine göre valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler ve diğer kurumlar ve kuruluşlar da doğa ve çevre korumayla alakalı işler yürütmektedir.
Her bakanlığın bir teşkilat yapısı bulunur. Bakanlıklar bünyesinde genel müdürlükler, genel müdürlükler bünyesinde de daire başkanlıkları yer alır. Bakanlıkların internet sitelerine girerek teşkilat yapılarını görebilir, ihtiyaç duyduğumuz alanla en yakından ilgilenen bakanlık birimini tespit ederek bu kurumlara başvurabiliriz.
Doğal kaynaklarla ilgili başlıca iki bakanlık T.C. ÇEVRE, ŞEHİRCİLİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BAKANLIĞI ve T.C. TARIM VE ORMAN BAKANLIĞIdır. Özellikle bu bakanlıklar bünyesindeki genel müdürlükler ve genel müdürlükler bünyesindeki birçok daire başkanlığı, doğrudan doğal kaynaklarla ilgili işler yürütmektedir.
T.C. ÇEVRE, ŞEHİRCİLİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BAKANLIĞI bünyesinde Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü yer alır. Genel müdürlük bünyesinde ise Koruma, İzleme ve Özel Çevre Koruma Bölgeleri Daire Başkanlığı, Doğal Sit Alanları ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanlığı, Harita ve Kamulaştırma Daire Başkanlığı, Alan Yönetimi Daire Başkanlığı, Marmara Denizi ve Adalar Özel Çevre Koruma Bölgesi Daire Başkanlığı gibi başkanlıklar bulunur.
T.C. TARIM VE ORMAN BAKANLIĞI bünyesinde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü yer alır. Genel müdürlük bünyesinde ise Milli Parklar Daire Başkanlığı, Yaban Hayatı Daire Başkanlığı, Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı, Hassas Alanlar Daire Başkanlığı, Av Yönetimi Daire Başkanlığı, Doğa Koruma Daire Başkanlığı gibi başkanlıklar bulunur.
Yine T.C. TARIM VE ORMAN BAKANLIĞI bünyesinde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü yer alır. Genel Müdürlük bünyesinde Etüt, Planlama ve Tahsisler Daire Başkanlığı, Sulama Daire Başkanlığı, Barajlar ve Hidroelektrik Daire Başkanlığı, İçme Suyu ve Atıksu Daire Başkanlığı, Yeraltı Suları Daire Başkanlığı, Yenilenebilir Enerji Daire Başkanlığı gibi başkanlıklar yer almaktadır.
Yukarıda yer verilenler başlıca kurum ve birimleridir. İhtiyaç duyacağımız konuya göre ilgili bakanlığı aklımıza getirip bakanlıkların teşkilat yapılarına bakarak işlerimizi hangi kurum veya birimi üzerinden gerçekleştireceğimizi anlayabiliriz.
Doğal kaynaklarla ilgili bazı belediyelere ve sivil toplum kuruluşlarına yer vermekte fayda görüyoruz.
Bazı belediyeler, doğal kaynak ve çevrenin korunması için ayrıca göreve sahiptir. Örnek olarak özel çevre koruma bölgeleri içindeki belediyeleri verebiliriz. Özel çevre koruma bölgesi ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi haiz, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynak değerlerinin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekli olan ve Cumhurbaşkanı Kararıyla ilan edilen kara, su ve deniz alanlarıdır. Aşağıda özel çevre koruma bölge belediyeleri sayılmıştır. Bunlar;
- Aksaray Belediyesi
- Akyaka Belediyesi
- Ankara Gölbaşı Belediyesi
- Bolayır (Gelibolu) Belediyesi
- Bozburun (Marmaris) Belediyesi
- Cihanbeyli Belediyesi
- Ortaca Belediyesi
- Datça Belediyesi
- Fethiye Belediyesi
- Foça Belediyesi
- Gelibolu Belediyesi
- Göcek (Fethiye) Belediyesi
- Güzelyurt Belediyesi
- Kale Belediyesi
- Kalkan Belediyesi
- Kaş Belediyesi
- Kavakköy Belediyesi
- Köyceğiz Belediyesi
- Kulu Belediyesi
- Manavgat Belediyesi
- Pamukkale Belediyesi
- Serik Belediyesi
- Silifke Belediyesi
- Uzungöl (Çaykara) Belediyesi
Kurumların yanı sıra doğa ve çevreyle ilgili sivil toplum kuruluşlarına aşağıdaki şekilde örnek verebiliriz; - EKAD (Ekolojik Araştırmalar Derneği)
- FETAV (Fethiye Turizm Tanıtım Eğitim Kültür ve Çevre Vakfı)
- Doğa Araştırmaları Derneği
- SAD (Sualtı Araştırmalar Derneği)
- TAKVA (Tarımsal Kalkınma Vakfı)
- WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)
- Doğa Derneği
- Türkiye Çevre Koruma Vakfı
- Uluslararası Kuruluşlar
- Dünya Doğa Koruma Birliği (IUCN)
Av. Veli TAŞ
2872 sayılı Çevre Kanunun 30’ncu maddesinde doğrudan çevre hakkı bağlantılı olarak bilgi edinme ve başvuru hakkı düzenlenmiştir. Buna göre çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. Herkes, 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında çevreye ilişkin bilgilere ulaşma hakkına sahiptir. Ancak, açıklanması halinde üreme alanları, nadir türler gibi doğal değerlere zarar verecek bilgilere ilişkin talepler de bu Kanun kapsamında reddedilebilir.
Bir yerde, çevre unsurlarından herhangi birinin bir faaliyetten dolayı kirlendiğini veya herhangi bir şekilde bozulduğunu görüldüğümüzde, bu kirlenme ve bozulmadan zarara uğramayıp yalnızca bu kirlenme ve bozulmadan haberdar olmamız halinde de ilgili merciye başvurarak kirlenme ve bozulmaya neden olan faaliyetle ilgili önlem alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteme hakkına sahibiz. Bu hak mahallemizi etkileyen bir faaliyetten gölleri, akarsuları, denizleri, ormanları, hayvanları, bitkileri etkileyen faaliyetleri de kapsayan geniş çaplı bir haktır.
Örnek olarak göl veya akarsu yakınında herhangi bir alanda faaliyet gösteren bir işletme düşünelim. İşletme aynı zamanda herhangi bir şekilde gaz çıkartan bir faaliyet yürütüyor olsun. Bu işletmenin faaliyeti kapsamında havaya salınan gazlar nedeniyle bölgede yaşayan insanların özellikle akciğerden kaynaklı sıkıntılar yaşadığını, hastalıkların arttığını düşünelim. Belki de işletmeden çıkan kirleticiler orantısız olarak suya karışıyordur. Bu durumda çevresel sağlık sorunları yaşanabilir, göldeki veya akarsudaki canlılar da zarar görebilir. Hatta suya karışan kirleticiler, taşınarak çok uzakları da olumsuz etkileyebilir. Böyle bir durumda çevreyi kirleten veya bozan faaliyetten zarar gören veya bu durumdan haberdar olan herkes ilgili merciye başvurarak bilgi isteyebilir, faaliyetle ilgili önlem alınmasını ve hatta faaliyetin durdurulmasını isteyebilir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Çevrenin bir unsurunun, bir faaliyet nedeniyle kirlendiğini veya bozulduğunu öğrendiğimizde, ilgisine göre belediyelere, valiliklere, bakanlıkların ilgili birimlerine ve hatta doğrudan bakanlıklara çeşitli mercilere başvuruda bulunabiliriz.
Av. Veli TAŞ
Ülkemizde yargı temel olarak adli yargı ve idari yargıdan oluşur. Adli yargı kendi içinde hukuk yargısı ve ceza yargısına ayrılmaktadır. Bu yargı dalları içerisinde çeşitli alanlarda uzmanlaşmış ve/veya görevlendirilmiş mahkemeler bulunur.
Yargı sistemimizde ilk derece mahkemeleri, istinaf mahkemeleri (bölge adliye mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri) ve yüksek mahkemeler (Yargıtay, Danıştay, Uyuşmazlık Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi) bulunur. Üst mahkeme, alt mahkemenin kararının yanlış yani hukuka aykırı olması ihtimaline binaen bu yanlışlığın düzeltilebilmesi için vardır.
Doğal kaynakları ilgilendiren konularda en sık başvurulan mahkemelerin idare mahkemeleri olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni, doğa unsurlarını etkileyen faaliyetlerin genel olarak idarelerin iznine bağlı olmasıdır. İzin ile kastedilen izin, ruhsat, lisans veya çevresel etki değerlendirmesine ilişkin kararlardır (çevresel etki değerlendirmesi ve avcılık ihalelerine dair dava süreçleri ayrı başlıkta ele alınmaktadır).
Bir yerde bir faaliyet yapılacağını düşünelim. Bu öyle bir faaliyet ki doğa unsurlarını çok büyük oranda ve hızla olumsuz şekilde etkileyebilecek bir faaliyet olsun. Burada bir maden işletmesinden avcılığa, hidroelektrik enerji tesisinden balık çiftliğine kadar çeşitli faaliyetleri düşünebiliriz. Bu faaliyetin gerçekleştirilebilmesi idari bir sürecin gerçekleşmesine ve belli izinlerin alınmasına bağlıysa ve verilen izinde hukuka aykırılık varsa idari yargıya başvurarak bu iznin ortadan kaldırılması ve böylece faaliyetin durdurulması, doğa unsurlarının da yargı ile korunması mümkün olabilir.
İdare mahkemelerinde temel olarak iptal davaları ve tam yargı davaları görülür.
İptal davası yoluyla hukuka aykırı işlemin hukuk hayatındaki varlığına son verilebilir. Yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi bir faaliyet için izin/onay verilmesi bir idari işlemdir. Bu işlem hukuka aykırıysa hukuka aykırılığın giderilmesi adına işlemin iptali istenebilir. Hatta iptal davası sürecinde işlemin yürütülmesi geçici olarak da durdurulabilir. İdare mahkemelerinde açılan iptal davası sırasına iptali istenen işlemin yürütülmesinin durdurulması istenebilir. Mahkeme yürütmenin durdurulmasına yönelik karar verir ise dava sürerken bu işlem sanki iptal edilmiş gibi bir durum oluşur. İptal davası sırasına normal şartlarda duruşma yapılmaz. Ancak taraflardan biri duruşma yapılmasını isterse, dava konusuna göre mahkeme duruşma açabilir ve böylece mahkeme ile yüz yüze yargılama yapılması mümkündür.
Tam yargı davası tazminat davalarına benzer. İdarenin bir işlemi veya eylemi nedeniyle hakları doğrudan zedelenen kişiler, bu zararın ilgili idare tarafından tazmin edilmesini isteyebilir. Bu caydırıcı bir yöntemdir.
Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış gündür. Bu süreler; İdari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden başlar. Tabi uyuşmazlık türüne göre süreler değişebilir.
İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. Otuz gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer otuz günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Otuz günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren dört ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, otuz günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler.
İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Otuz gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır.
İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.
İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin idareye başvurma hakları saklıdır.
İptal davası açmadan, doğrudan tam yargı davası açılması istenirse bu halde idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.
Av. Veli TAŞ
YABAN HAYATI
1. Öncelikle kamp yapmak için yasal ve izinli alanlar tercih edilmelidir. Yasal olmayan alanlarda kamp yapmak hem cezai yaptırımlarla karşılaşmanıza hem de çevreye zarar vermenize neden olabilir.
2. Yaban hayvanlarının yuvalandığı ve beslendiği bölgelerden uzak durulmalı ve yabani otların ve bitki örtüsünün üzerine kurmaktan kaçınılmalıdır. Yiyecekleri ve atıkları doğru şekilde saklamak, yaban hayvanlarının kamp alanınıza gelmesini önleyecektir. Yiyecekleri sıkıca kapatılmış kaplarda ve kampta uygun bir şekilde saklayın. Yiyecek atıklarını doğru şekilde imha edin ve çevreyi temiz tutun.
3. Evcil hayvanlarınızı kamp alanında kontrol altında tutun ve onların yaban hayvanlarını rahatsız etmesini önleyin. Evcil hayvanlar, yaban hayvanları için potansiyel bir tehdit oluşturabilir ve doğal davranışlarını bozabilir.
4. Yüksek sesler çevredeki yaban hayvanlarını ürkütebilir ve kaçmalarına neden olabilir. Kamp alanında yüksek sesle müzik çalmaktan veya gürültü yapmaktan kaçının.
5. Sadece gözlem yapın. Yaban hayvanlarını yakalayarak sevmeye çalışmak, temas etmek tehlikeli ve zararlıdır. Kamp alanında yaban hayvanları gözlemlemek güzel bir deneyim olabilir, onları izlerken sessiz ve saygılı olun, uzak bir mesafede kalın.
6. Kamp alanınızda gece aydınlatmasını mümkün olduğunca azaltın. Aşırı ışık yaban hayvanlarını rahatsız edebilir ve doğal davranışlarını bozabilir.
7. Çevreyi temiz tutmak, yaban hayvanlarının kamp alanınıza çekilmesini önleyecektir. Çöpleri ve atıkları toplayın ve doğru şekilde imha edin.
8. Yaban hayvanlarını yemek artıkları ile beslemeye çalışmayın. Verdiğiniz gıdalar onlar için hem uygun besinler olmayacak, sağlıklarını etkileyecek, hem de hazır besinlere alışmaları sizden sonra gelen kampçılardan da gıda beklentisine girmelerine neden olacaktır. Bu durum doğal davranışlarını bozabilir. Unutulmamalıdır ki yaban hayvanlarını hayatta tutan insanlara karşı olan korkularıdır. Tüm yabani hayvanlar besin bulmak için enerji sarfetmek istemezler. Besin bulmak için kullanacakları enerjiyi av olmamak ve hayatta kalmak için kullanmayı tercih ederler O nedenle hazır gıdaya alışma riskleri yüksektir. Ancak besin aldıkları için insanlardan kaçmamaları gerektiğine ikna olan yaban hayvanları, kötü niyetli kişiler için kolay av olabilirler. Doğal dengeyi bozmamak için yaban hayvanlarını besleme davranışlarından uzak durmalıyız.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Doğada bulunmak insanlara huzur veren bir aktivitedir. Üzerinde yaşadığımız dünyada yalnız olmadığımızı ve bizden farklı çeşit çeşit hayvanlar ve bitkilerle bir arada olduğumuzu hatırlatır. Yaşam karmaşasından uzaklaşmak istediğimizde doğaya çıkarız. Ancak doğada olmak bizler için mangal yakmak ve piknik yapmak anlamına gelmemelidir. Mangal ve piknik için yaşadığımız bölgedeki mesire alanlarını kullanmamız gerekir. Doğada yürürken orada misafir olduğumuzu unutmamamız, nasıl evimize gelen misafirlerden bazı beklentilerimiz var ise, doğanın gerçek sahiplerini rahatsız edecek hal ve tavırlara girmemiz gerekir. Bu bilinç halinde yürüyüşe çıktığımızda hem farkındalıkla etrafı keşfetmiş oluruz hem de ev sahiplerini daha çok tanırız. Öyleyse ideal bir doğa yürüyüşü nasıl olur, sıralayalım;
Bahçenizdeki çalıları, otları ve yüksek bitki örtüsünü düzenli olarak keserek yılanların saklanma alanlarını azaltabilirsiniz. Aşırı bitki örtüsü, yılanların bahçenize girmesini ve gizlenmesini kolaylaştırabilir. Bahçenizin etrafına sıkıca bir çit çekmek, yılanların bahçenize girmesini önleyebilir. Çitin alt kısmını toprağa gömerek yılanların altından geçmesini engelleyebilirsiniz. Yılanların bahçenize girişini engellemek için bahçenizdeki kaya ve taşları düzenleyebilirsiniz. Büyük kaya ve taşların altında yılanlar saklanabilir, bu nedenle bu tür alanları azaltmak önemlidir. Yılanların bahçenize girişini engellemek için kapılarınızın altına sızdırmazlık şeritleri takabilirsiniz. Bu sayede yılanların dışarıdan içeri sızmasını engellemiş olursunuz. Bahçenizden yiyecek artıklarını ve çöpleri düzenli olarak temizleyin. Yiyecek artıkları ve çöpler, yılanların bahçenize gelmesini çekebilecek potansiyel besin kaynakları olabilir. Yılanlar su ihtiyaçlarını gidermek için su kaynaklarına yönelebilirler. Bu nedenle, bahçenizdeki su birikintilerini ve saksı tabaklarını düzenli olarak kontrol edin ve suyu boşaltın. Bahçenizde yılanlarla karşılaşmamak için alacağınız önlemlerle yılanların bahçenize girmesi engellenebilir. Ancak, doğal yaşam alanlarına saygı göstermek de gereklidir. Bahçeniz sizden önce onlara ait ise birlikte yaşamanın ortak yolunu bularak onları da yaşam alanlarında bırakabilirsiniz. Üzerine basmadığınız sürece bahçenizde sizinle birlikte huzur içinde yaşayıp gidebilirler ve sizleri olası fare ve böcek istilalarından koruyabilirler.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yılanlar, genellikle insanlardan uzak durmaya çalışırlar ve saldırganlık göstermezler. Yılanla karşılaştığınızda paniğe kapılmadan sakin olun. Sessizce hareket edip, yılanı rahatsız etmeden uzaklaşmak en güvenli yoldur. Yılanları yakından incelemek veya onlara dokunmak tehlikeli olabilir ve size zarar verebilir. Bu nedenle, yılanlarla fiziksel temas kurmaktan kaçının. Yaşam alanınıza yılan girmiş ise öldürmek yerine zarar vermeden alandan uzaklaştırmaya çalışın ya da yılanın tehlikeli olduğunu düşünüyorsanız bölgenizdeki doğa koruma yetkililerinden yardım isteyin.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yılanlar insanlığa faydalı, birer biyolojik silahtır. Çünkü zararlı ve hızlı çoğalan böcek, kemirgen ve diğer küçük memelileri avlayarak popülasyonlarının kontrolünde önemli rol oynarlar. Bu sayede, tarım alanları ve ormanlar gibi ekosistemlerde zararlı türlerin aşırı çoğalmasının önüne geçerler. Yılanların bu hizmeti olmasa tarım arazilerimizde zararlı canlılardan korunmak için daha çok kimyasal ilaç kullanmamız gerekebilirdi. Bu da daha çok zehirlenmiş toprak, su ve hava demek olurdu. Yılanlar, yırtıcı hayvanlar için besin zincirinde önemli bir halka olmanın yanı sıra toprak içinde dolaşarak ve yedikleri diğer organizmaları parçalayarak, toprak dengesini korurlar ve toprak kalitesini artırırlar. Yılanlar, ölü hayvanları yiyerek ve parçalayarak leşleri temizleyen önemli bir türdür. Leşleri temizlemek, hastalıkların yayılmasını önler ve ekosistemde besin zincirinin devamını sağlar. Ülkemizde ölümcül zehir taşıyan tehlikeli yılan sayısı çok azdır.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yılanlar, insanlık tarihi boyunca potansiyel bir tehdit olarak algılanmış olup, yılan korkusu evrimsel geçmişe sahip bir reaksiyondur. Dünya genelinde, birçok yılan türü zehirli ve insanlara zarar verebilen türlerdir. Bu nedenle, insanlar yılanlara doğal bir tehlike olarak bakmış ve onlardan kaçınma davranışı geliştirmiştir. Birçok kültürde ve mitolojide yılanlar kötü semboller ve tehlikeli varlıklar olarak tasvir edilmiştir. Bu tür algılar, insanları yılanlara karşı hassas hale getirmiştir. Yine yılanların insanları yutan veya zehirli ısırıkları ile hızlı ölümüne yol açan varlıklar olarak gösterildiği filmler, hikayeler yılan korkusunu daha da çok büyütmüştür. Yılan korkusu, evrimsel olarak tehlikeli yılanlardan uzak durmaya ve hayatta kalmaya yardımcı olmuş olabilir. Ancak, modern zamanlarda çoğu yılan türü insanlar için herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır. Yaşadığımız çağda iklim krizi, habitat kaybı, yoğun kimyasal kullanımı gibi sebeplerle yılanlar da sayısal olarak azalmaktadır. Ayrıca yılan korkusu nedeniyle insanlar yılanları gördükleri her yerde öldürmeye yeltenmektedirler. Oysa yılanların ekosistem için büyük yararları vardır. Onları öldürürken ya da öldürülmelerine şahit olurken bir daha düşünün. Yılanların ekosisteme katkıları isimli bölümü okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yaban domuzlarının doğal ekosistemlerde önemli rolleri vardır. Toprak ve bitki döngüsüne katkı sağlarlar. Toprakları kazarak ve bitkileri tüketerek ekosistemde önemli bir rol oynarlar. Toprakları karıştırarak, bitkilerin toprak besin maddelerine ulaşmasını kolaylaştırır ve bitki döngüsüne katkıda bulunurlar. Yaban domuzları, besin ararken yedikleri meyve ve bitkilerin tohumlarını dışkılarıyla yayarak bitki yayılımına katkı sağlarlar. Bu durum doğal bitki çeşitliliğinin artmasına ve ekosistemin çeşitliliğinin sürdürülmesine yardımcı olur. Yaban domuzları, ölü hayvanları yiyerek ve parçalayarak leşleri temizleyen önemli bir türdür. Leşleri temizlemek, hastalıkların yayılmasını önler ve ekosistemde besin zincirinin devamını sağlar. Yaban domuzları, avcıların ve yırtıcıların besin zincirinde önemli bir halkadır. Doğal avcıların besin kaynağı olarak hizmet eder ve ekosistemin dengesini korur. Bitki kontrolünde rol alırlar ve zararlı bitki türlerinin çoğalması ve aşırı büyümelerini engellerler. Yaban domuzları, doğal yaşam alanlarını kazarak ve çeşitli şekillerde şekillendirerek diğer yaban hayvanları için de barınak sağlarlar. Ayrıca yaban domuzlarının dışkıları, toprağın gübrelenmesine ve besin maddelerinin geri dönüşümüne katkı sağlar. Yaşamaları için ne çok gerekçeleri var. O halde onları öldürmek değil, kendi tarım ürünlerimizi korumak olmalı amacımız.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yaban hayvanlarının rehabilite edilmesi ve doğal yaşam alanlarına bırakılması, uzman ekipler ve doğa koruma kuruluşları tarafından dikkatli ve özenli bir şekilde gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu süreç kısaca şu şekilde gerçekleşir;
1. Yardıma muhtaç yaban hayvanının doğadan alınıp uzman kişilere teslim edilmesi
2. Uzman Ekip ve Rehabilitasyon Merkezi: Yaban hayvanlarının rehabilite edilmesi için veterinerler, biyologlar ve hayvan bakım uzmanlarından oluşan bir ekip rehabilitasyon merkezinde yaban hayvanlarının bakımını ve tedavisini gerçekleştirir.
3. Tıbbi Müdahale ve Bakım: Hayvanın sağlık problemine göre gerekli tıbbi müdahaleler yapılır ve tedavi süreci başlatılır. Bu süreç boyunca hayvan için özel bir bakım alanı sağlanır. Stres yaban hayvanı için ölümcül olabileceğinden az kişi ile hızlı bir tedavi süreci gerçekleştirilmelidir. Bu tedavi sürecinde hasta hayvanlar genellikle kendileri yemek yiyemez ve el ile yada gavajla özel beslenmeye ihtiyaç duyarlar.
4. Rehabilitasyon süreci: İlaç tedavisi biten ve kendisi yemek yemeye başlayan yaban hayvanları doğaya dönmeden önce gerekli bedensel egzersizleri yapabilecekleri bir alana alnırlar. Bu alanlarda rehabilite edilirken doğal davranışlarına uygun bir şekilde davranmaları ve sosyalleşmeleri için imkanlar sağlanır. Hayvanın türüne ve ihtiyaçlarına göre doğal yaşam alanlarına benzer bir rehabilitasyon alanı oluşturmak, mümkünse aynı türden canlıları bir arada tutmak sürece fayda sağlar.
5. Rehabilitasyon sürecinin takibi: Rehabilitasyon süreci boyunca, yaban hayvanlarının sağlık durumu ve davranışları düzenli olarak izlenir ve değerlendirilir. Rehabilitasyon merkezindeki uzmanlar, hayvanların doğal yaşama dönmek için hazır olup olmadığına karar verir.
6. Serbest Bırakma ve İzleme: Genellikle yaban hayvanları hasta iken bulunup getirildikleri alanlara geri salınırlar. Bunun nedeni hayvanın o bölgeyi daha önceden tanımasıdır. Yeni bir bölgeyi tanımak zaman alabilir. Yem ve su kaynaklarının yerini biliyor olması doğaya yeniden adapte olma sürecini hızlandırır. Bulunduğu yere salım mümkün değilse türe özgü uygun bir habitat seçilerek salım yapılır. Salım sonrası izleme çalışmaları henüz yaygın olarak yapılmamakta ve doğaya dönüşlerde hayatta kalış başarıları net olarak bilinmemektedir. Yaban hayvanlarının rehabilite edilmesi ve doğal yaşam alanlarına bırakılması, yaban hayvanlarının korunması ve sürdürülebilirliği için önemli bir rol oynar. Ancak yaban hayvanlarının doğaya dönüş başarısı düşüktür. Bunun sebebi ölümün kıyısında iken insanlar tarafından fark edilmeleri ve o noktaya gelene kadar saklanabilmeleridir. Ağır ve gecikmiş vakalarda kurtuluş mümkün olmamaktadır. Doğaya yeniden dönen canlılarında hayata eski günlerindeki gibi tutunup tutunamayacakları belirsizdir. En kıymetlisi doğadaki sağlıklı canlıları tehditlerden korumak ve habitatların sürdürülebilirliğini sağlamaktır.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Bahçemizde yaban hayvanlarına besin ve su sağlamak: Çok soğuk kış aylarında ve aşırı sıcak yaz aylarında yemlikler koymak ve doğal su birikintileri oluşturmak bahçemize sığınan yaban hayvanları için önemli bir destek olacaktır.
Yabani Hayvanlarla çatışma içerisine girmemek: Doğal ortamlarında yaban hayvanlarına yaklaşmamak her iki tarafın güvenliği için gereklidir. Ayrıca ekili arazileri, kovanları, koyun sürülerini yabani hayvanlardan korumak için gerekli tedbirler alınmalı, çatışma yaşanmamalıdır.
Yaban hayatı için birçok tehdit mevcuttur ve bu tehditler, yaban hayvanlarının yaşam alanlarının daralmasına, popülasyon azalmasına ve nesli tehlike altındaki türlerin sayısının artmasına neden olmaktadır.
Habitat tahribi ve kaybı: Sanayi devriminden sonra insanlığın doğa üzerinde yıkıcı etkileri hızlanmıştır. İnsan faaliyetleri, ormansızlaşma, tarım, kentleşme ve altyapı projeleri gibi nedenlerle yaban hayvanlarının doğal yaşam alanları daralmaya ve yok olmaya başlamıştır. Bu da yaban hayvanlarının göç yollarını, beslenme alanlarını ve üreme bölgelerini etkilemektedir.
Kaçak avcılık ve yabani hayvan ticareti: Yeryüzünde yaban hayatına yönelik insan kaynaklı birçok tehdit var iken avcılık bu tehditlerin ilk sırasında olmasa da önemli bir unsurdur. Yaban hayvanlarına karşı kaçak avcılık, av turizmi ve yasadışı ticaret, nesli tehlike altındaki türlerin sayısını hızla azaltmaktadır. Farklı türlerin yaşam alanlarından koparılarak eğlence amaçlı insan elinde yaşatılmaya çalışılması hem türlerin doğadaki popülasyonunu etkilemekte hem de esaret altında ömürlerini kısaltmakta, refah düzeylerini etkilemektedir. Özellikle egzotik hayvanlar ve yasa dışı hayvan ürünleri için talep, kaçak avcılığı teşvik etmektedir.
İklim değişikliği: İklim değişikliği, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını ve besin kaynaklarını olumsuz etkilemektedir. Kuraklık sulak alanların daralmasına ve biyolojik çeşitliliği yüksek bu alanlarda yaşam kaybına yol açmaktadır. Sıcaklık değişiklikleri, yağış düzeninin bozulması ve deniz seviyelerindeki yükselmeler, yaban hayvanlarının dağılımını ve davranışlarını etkilemektedir.
Kirlilik: Çevresel kirlilik, su, hava ve toprak kalitesini bozarak yaban hayvanları için yaşam alanlarına ve besin kaynaklarına zarar vermektedir. Petrol atıkları, sanayi atıkları, ev atıkları, tarım ilaçları kimyasal kirliliğe yol açarken ve plastik atıklar makro düzeyde canlıların yaşamını tehdit etmektedir. Yapılan araştırmalar pasifik okyanusunda plastik atıklardan oluşan 7. bir kıta oluştuğunu belirtmektedir. Ayrıca gürültü kirliliği de yaban hayatını olumsuz etkilemektedir. Eğlence amaçlı kullanılan havai fişekler kuşları korkutarak ölümcül olmaktadır. Sulak alanların kenarında yapılan eğlence faaliyetleri alandaki kuşları ürkütmekte, kurbağaların eş bulmak için seslenişlerini baskılamakta ve üreme faaliyetlerine ket vurmaktadır.
İstilacı türler: İnsanlar tarafından petshoplardan alınan kırmızı yanaklı kaplumbağalar doğaya salındıklarında istilacı tür olabilecekleri gibi zamanında baraj göllerine salınan çin sazanları da istilacı tür olarak değerlendirilmektedir. İstilacı tür bulunduğu her ortama adapte olabilen ve ortamdaki diğer türlerin sürekliliğini tehdit eden canlılara verilen isimdir. İklim değişikliğinden dolayı su sıcaklıklarının ve akıntıların değişmesi ile birlikte balon balığının Akdenizde artması gibi, gemi gövdelerine yapışan yumurtalarla da farklı türler kıtalar arası yolculuklar yapabilmektedir. Yabancı türlerin istilası, yerel ekosistemlerde dengesizliklere neden olmakta ve yerli yaban hayvanlarının yaşamını tehdit etmektedir. İstilacı bitki ve hayvanlar, yerli türlerin kaybolmasına veya nesillerinin azalmasına yol açmaktadır.
Hastalıklar: Yine insanların sürekli hareket halinde olmalarından ve kendileri ile birlikte kimi zaman hasta evcil hayvanlarını da taşımalarından dolayı hastalıkların yayılım hızı artmaktadır. Daha önce karşılaşmadıkları hastalıklara karşı bağışıklık sistemleri hazır olmayan yabani hayvanlar ise bu durumdan olumsuz etkilenmektedir. Yaban hayvanları için bulaşıcı hastalıklar, popülasyonların hızla düşmesine neden olmaktadır.
İnsan-Yaban Hayvanı Çatışmaları: İnsan popülasyonun artması şehirleşmeleri gerektirmiş ve habitatları daraltmıştır. Tarım alanlarına zarar veren hayvanlar, yaban hayvanları üzerinde baskı kuran evcil hayvan saldırıları ve habitatları parçalayan yollardan dolayı artan trafik kazaları, insan-yaban hayvanı çatışmalarının örnekleridir. Koyun sürülerine zarar veren kurtlar, tarım arazilerine zarar veren yaban domuzları, kovanlara zarar veren ayılar verdikleri ekonomik zarardan dolayı toplum tarafından istenmeyen hayvanlar olmuşlardır. Oysa her canlının ekosistemde önemli bir görevi vardır ve yaşam onların da hakkıdır. Kurtların doğa da tüketecekleri yabani otçul memeli sayısının insan kaynaklı sebeplerden dolayı azalması kurtların sorumluluğu değildir. Yaşamını sürdürmek için kurtların büyük avlara ihtiyaçları vardır. Bu da kimi zaman koyun sürülerine saldırmalarına yol açmaktadır. Yine yabani hayvanların besin kaynaklarını oluşturan yabani meyve ağaçlarının ekonomik değeri olmadıkları düşüncesiyle zaman içerisinde kesilmesi ve sayılarının azalmasıyla yaban hayatında besin kıtlığı oluşturmuştur. Ormanlık alanlara yakın yerlerde ekilen araziler, kurulan kovanlar da açlık çeken yabani hayvanların doğal olarak ilgisini çekmektedir. Sonuç olarak beslenebilecekleri alanın daralması ve besin kaynaklarının azalması yaban hayvanı ve insan çatışmasını artırmıştır. Yaşam her canlının hakkıdır. Çatışmadan kaçınmak ve yaban hayatının sürdürülebilirliğini sağlamak insanın sorumluluğundadır. Öldürerek, yok ederek çözüme ulaşamayız.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yaban hayatı genellikle insan nüfusu düşük, az gelişmiş ve doğal yaşam alanlarının daha geniş ve çeşitli olduğu bölgelerde daha fazla bulunur. Ormanlık alanlar, çayırlar ve savanlar, sulak alanlar, dağlık alanlar, okyanus ve denizler, yaban hayatının yoğun olduğu bölgeler arasındadır. Ancak günümüzde insan popülasyonunun artışı ile birlikte yaban hayatının yaşam alanları daralmış, parçalanmış, kirlenmiş, yok edilmiş ve yaban hayvanlarının popülasyonları çok azalmıştır.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yaban hayatı, insan müdahalesine bağımlı olmadan doğada kendi başlarına yaşayan ve üreme, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını ormanlar, çayırlar, dağlar, sulak alanlar, çöller ve denizler gibi doğal yaşam alanlarında karşılayabilen canlıları ifade eder. Yaban hayatının korunması, doğal çevrelerin ve ekosistemlerin sürdürülebilirliği için önemlidir Yaban hayvanlarına ülkemizden örnek verecek olursak;
Memeliler: Kurt, ayı, vaşak, tilki, çakal, karakulak, çizgili sırtlan, saz kedisi gibi yırtıcı memeliler, geyik, yaban domuzu, ceylan, dağ keçisi, karaca gibi otçul memeliler
Kuşlar: Kartal, atmaca, şahin, baykuş, kerkenez, doğan, akbaba gibi yırtıcı kuşlar, leylek, flamingo, ördek, martı gibi su kuşları, karga, saksağan, güvercin, serçe, florya gibi ötücü kuşlar
Sürüngenler: Yılanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, varanlar gibi sürüngenler
Amfibiler: Kurbağalar, semenderler ve salamandralar gibi amfibiler
Balıklar: Denizlerde ve tatlı sularda yaşayan somon, alabalık, levrek, köpekbalığı ve vatoz gibi balıklar
Omurgasızlar: Kelebekler, arılar, böcekler, örümcekler ve solucanlar gibi canlılar
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Bu konuda en geniş bilgi WWF-Türkiye tarafından derlenip bir sitede oluşturulmuştur. Ayrıntılı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Hayır. Yaban hayvanına ev ortamında bakmak uygun ve yasal değildir. Bu konu 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu ile yasaklanmıştır. Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz.
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5199-20100611.pdf
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Sincaplar çok sevimli canlılar ve pek çok insan onlara sahip olmayı isteyebilir. Ancak sincaplar pet hayvanı değillerdir ve evde sincap beslemek, sincap üreterek satışını yapmak yasal değildir. Ülkemizde sincaplar Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından koruma altındaki yaban hayvanları sınıfındadır. Bu nedenle, doğadan koparılarak farklı ortamlarda büyütülmeye çalışılması ya da satın alınması yasaktır. Sincapları gerçekten seviyorsanız internet üzerinden satış yapan kişileri bölgenizdeki Doğa Koruma ve Milli Parklar yetkililerine ihbar edebilir, bu canlıların doğal ortamlarından uzaklaştırılmalarına ve özgür yaşam haklarının ellerinden alınmasına engel olabilirsiniz. Gerçek sevgi sahiplenmeyen, özgür bırakandır. Sincapları doğada gözlemleyip, onları doğal ortamlarında da sevebilirsiniz. Bir canlı doğal ortamından ne kadar uzak yaşar ve esaret altında tutulursa o kadar mutsuz olur ve ömrü çok kısalır.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yasal olmama sebebi de öncelikle sizin sağlığınız sonra da yaban hayvanının sağlık ve refahı ile ilişkilidir. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz;
Yaban hayvanları çok sayıda zoonoz (hayvandan insana bulaşan hastalıklar) etken taşıyabilirler. Bu etkenler sizin ve çocuklarınız için tehlike arz eder.
Yaban hayvanları insanlara alışık olmadığı için dokunmanızdan tedirgin olacak ve savunmaya geçecektir. Bu savunma mekanizması kanatlı bir hayvan için gagalama ve pençe atma şeklinde olabileceği gibi memeliler için ısırma ya da çifte atma şeklinde olabilir. Oldukça tehlikeli durumlara yol açabilir.
Bu canlıları doğada beslendikleri kadar çeşitli gıdayla beslemeniz mümkün değildir. Mutlaka sağlık sorunları yaşarlar ve acı çekerler.
Yaban hayvanlarının yaşam alanı doğadır. Özgür doğmuş canlılar ev ortamında strese girip hızlıca ölebilirler. O güzel canlıların elinizde aniden ölmesini asla istemezsiniz.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Kırmızı yanaklı su kaplumbağaları ülkemize insan eliyle getirilmiş egzotik canlılardır. Petshoplarda satılırlar ve çocukların ebeveynleri tarafından bakımları kolay olduğu zannıylaa satın alınarak eve getirilirler. Plastik küçük kaplara sıkıştırılıp, orada yaşamaları beklenir. Ve bir süre sonra kötü bakım şartlarından ya da çeşitli ev kazalarıyla bu küçük canlılar ölürler. Bazen de iyi bakım ve besleme neticesinde yıllarca yaşar, büyürler ve terraryumlarına sığmaz olurlar. Bu tür durumda da insanlar genellikle vicdan yaparlar ve onları artık doğaya dönmeleri gerektiğini düşünürler. Oysa ülkemizde onların dönebilecekleri bir doğaları yoktur. Bu topraklara ait değillerdir. Ancak bu şekilde bakılmayıp sulak alanlara bırakılmış çok sayıda kırmızı yanaklı kaplumbağalar üremiş çoğalmış ve hatta bazı bölgelerde istilacı bir tür olarak alarm vermektedirler. Bu tür ülkemizin sulak alanlarında yaşayan ve nesli neredeyse tehdit altında olan benekli su kaplumbağası gibi yerel türlerin yaşam alanlarını istila etmekte ve onların popülasyonlarının azalmasına yol açmaktadırlar. Bu nedenle evinizde baktığınız kırmızı yanaklı su kaplumbağalarını doğal alanlara bırakmanız uygun değildir. En uygunu yakınlarınızda bulunan bir hayvanat bahçesine alıp alamayacaklarını sormaktır. Hayvanat bahçeleri bu konuda kimi zaman destek olabilmektedir. Diğer taraftan petshoplardan bu tür bir canlıyı almamak, almak isteyenleri uyarmak, çevrenizi bu konuda bilgilendirmek doğamızı korumak adına hepimizin görevi olmalıdır. Kırmızı yanaklı su kaplumbağasının istilacı tür olduğu ve bu konuya yönelik çalışmaların başladığı Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği ortaklığında gerçekleştirilen “Türkiye’deki Karasal Ortamlarda ve İç Sularda İstilacı Yabancı Türlerin Tehditlerinin Değerlendirilmesi (TERIAS) Projesi” ne göz atabilirsiniz.
https://karasalistilacilar.org/singapur-kaplumbagasi-2/
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yabani hayvan yavrusu özel bir bakıma ihtiyaç duyar. Bu konuda mümkün olduğunca hızlı şekilde Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) yetkililerine teslim etmelisiniz. Doğaya yeniden kazandırmak istediğimiz yavru kuşların bakımı ciddi bir bilgi, tecrübe ve emek gerektirir. Evde büyütmeniz risklidir (bakınız soru 5). Ancak bulunduğunuz konum itibari ile hızlı bir şekilde DKMP yetkililerine, Yaban Hayatı Kurtarma Merkezlerine, Veteriner fakültelerine ya da bir veteriner hekime ulaşamayacaksanız ve kuşun öksüz kaldığına kanaat getirip evde bakmak zorunda kalacaksanız, yaban hayatı konusunda çalışan danışabileceğiniz kurum ve kişi isimleri ve iletişim bilgilerini aşağıda bulabilirsiniz.
Memeli yavruları insana hızlı alışırlar ve yeniden doğaya dönmeleri daha da güçleşir. Bakımlarının uzmanlar tarafından yapılması gereklidir. Yaban hayvanların insandan korkma iç güdüleri onları hayatta tutar. O nedenle insan tarafından büyütülen memeli yaban hayvanlarının insanlara alışması hızlı gerçekleşir ve insan korkuları azalır. Bu durum onların yeniden doğaya dönmelerini ve hayatta kalmalarını güçleştirir. Çünkü insanların yaşam alanlarına yaklaşıp hedef haline gelebilirler. Ayrıca evde yaban hayvanı bakmanın çeşitli riskleri için soru 5’e bakınız.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yaralı, hasta veya öksüz bir yaban hayvanı bulduğunuzda 112 ACİL Servis aranmalıdır. “Yaralı yaban hayvanı buldum” ifadenize karşılık 112 Acil servis sizi yaşadığınız bölgedeki Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Şube Müdürlüğüne yönlendirecektir. Yetkili birim sizinle yaptığı konuşma sonrasında yaban hayvanını almaya bir ekip gönderecektir. DKMP yetkililerine ulaşım iller arasında farklılık gösterebilir. Eğer DKMP yetkililerine ulaşım sağlayamaz iseniz en kısa sürede yaban hayvanını bir Veteriner Hekime götürebilirsiniz. Yaban hayvanına elle müdahale etmek, yakalayıp ilgililere teslim etmek risklidir. Öncelik kendi can güvenliğinizdir. Yaban hayvanlarından bulaşabilecek zoonoz hastalıkların farkında olarak eldiven kullanmak ya da en kısa sürede ellerinizi yıkamak, yaban hayvanının solunumundan kendinizi uzak tutmak, hayvanı yüzünüze yaklaştırmamak öncelikli tedbirlerdir. Yaban hayvanları insandan korktukları için kendilerini size karşı savunmaları ve bu amaçla savunma araçları olan diş, tırnak, pençe, gaga, tekme gibi hayvanın türüne bağlı yaralanma risklerinden kaçınmalısınız. Bazı hayvanlar ayı, kurt, çakal, tilki, yılan gibi tek başına müdahale edemeyeceğiniz tehlikeler doğurabilir. Bu sebeple bu tür tehlikeli canlılara yardımcı olmak için kendiniz dokunmadan yetkililere haber vermelisiniz. Öksüz yavrulara ilişkin bilgi için ilgili sorudaki yanıta bakınız. Bu konudaki ayrıntılı bilgi için aşağıdaki linkte yer alan makale size yardımcı olacaktır.
https://dergiayrinti.com/index.php/ayr/article/view/865/1559#
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Baharın gelmesi ile birlikte yavru kuş sezonu da başlar. Özellikle şehir içinde hayatı paylaştığımız güvercin, serçe, saksağan ve karga yavruları ile sıklıkla karşılaşabiliriz. Kimi zaman yuvası bozulduğundan, kimi zaman da sebebi belirsiz bir şekilde yuvadan düşmüş, henüz tüylenmemiş yavrular bulabiliriz. Bazen de iyi uçamayan ve tek başına kalmış gibi görünen ve çevresine saf saf bakınan bizden de kaçamayan, iyi tüylenmiş yavru kuşlar görürüz. Böyle yavrular bizde terk edilmiş ve korunmaya muhtaç canlı hissiyatı uyandırır. Hemen sahiplenmek ve onu korumak isteriz. Henüz tüylenmemiş yavrular için eğer herhangi bir kanaması, yaralanması yok ise yuvasının bulunup, yeniden yuvasına konulması gerekmektedir. Yuvası bulunduğu yerin hemen üzerinde bir ağaç dalında ya da bir çatı girişinde olabilir. Yuvayı görüyor isek ulaşıp koymanın yollarını bulabiliriz. Yuva bulunur ise yavru yuvaya yavaşça bırakılır ve biraz uzaklaşılıp 15-30 dakika kadar yuva gözlem altında tutulur. Bu süre zarfında yuvaya uğrayan ebeveyn kuşlar görülür ise yavru kuş güvende demektir. Gönül rahatlığıyla bırakıp gidebiliriz.
Yuva bulunamaz ise ve eğer elimizde imkân da var ise yavruya yeni bir sahte yuva oluşturabiliriz. Bir ağacın üstüne uygun materyallerden oluşturacağımız yuvanın içerisine yavruyu bırakarak, uygun bir mesafeden ebeveynlerin gelip gelmediğini kontrol edebiliriz. Eğer 2 saati geçkin bir süre yavrunun yanına uğrayan bir kuş yok ise yavruyu güvene almamız gerekir. Yuvayı bulamıyor isek yetkili birimlere haber vermek en ideal çözümdür.
Yerde bulduğumuz tüylenmiş yavru kuş için ise durum biraz farklıdır. Tamamen tüylenmiş yavru kuşlar yuvalarından kendi istekleri doğrultusunda düşerler. Bu yavrular büyüdükleri için hem artık yuvaya sığmıyorlardır hem de uçma denemeleri, yem bulma pratikleri için yuvadan inmeleri şart olmuştur. Bu tür yavruları bulduğumuzda eğer sağlıklı görünüyor ve acı çığlıklar atmıyorsa onun için en ideali bulunduğu yerdeki en yakın ağaç dalına ya da bir çalı içine ya da bir yüksek bir yere bırakmaktır. Çevrede başıboş kedi, köpek veya saksağan gibi tehlike yaratacak kuşlar var ise bıraktığımız yeri daha dikkatli seçmeliyiz. Eğer yavru kuş hasta görünüyor, kanadı düşük ya da topallıyor ise veya ebeveynlerinden bakım alamıyor ve uzun zamandır aç kaldığı için sürekli bağırıyor ise 112 Acil Servisi arayarak DKMP ile iletişime geçebilir, ya da bölgenizde Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi var ise oradan ya da bir veteriner hekimden destek alabilirsiniz. Aşağıdaki linklerden konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.
https://akurem.aku.edu.tr/wp-content/uploads/sites/7/2023/05/YAVRU-BI%CC%87R-KUS%CC%A7-BULDUM-AFIS.pdf
https://akurem.aku.edu.tr/wp-content/uploads/sites/7/2023/05/YAVRU-KUS-1-scaled.jpg
https://akurem.aku.edu.tr/wp-content/uploads/sites/7/2023/05/YAVRU-KUS-2-scaled.jpg
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Yabani memeli yavrularına kırsal yerleşim yerlerinde sıkça rastlamamız mümkündür. Doğada yalnız başına gördüğümüz memeli hayvanların öksüz ve terkedilmiş olduklarını düşünmek yanıltıcı olabilir. Eğer memeli yavrusu yaralı, hasta ve düşkün halde değilse ve açlıktan bağırmıyorsa kesinlikle dokunmamalı ve yanından uzaklaşılmalıdır. Çünkü yavrunun annesi yakınlardadır. Sadece yemek aramaya gitmiş, ya da sizi görünce yavrunun yanından uzaklaşıp saklanmış, sizi gözetliyor olabilir. Eğer yavrunun sağlıklı olmadığına ve yardıma ihtiyacı olduğuna kanaat getirirseniz 112 Acil Servisi arayarak DKMP ile iletişime geçebilir, ya da bölgenizde Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi var ise oradan ya da bir Veteriner hekimden destek alabilirsiniz. Memeli yavrularının insan elinde büyütülmeleri yeniden doğaya dönmelerini güçleştirmektedir. Bu nedenle yardıma ihtiyaçları olmayan yavrulara elinizi sürmeyin ve evinizde bakıp büyütmek gibi bir fikre lütfen sahip olmayın.
Prof. Dr. Emine Hesna Kandır, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi